Sylvia Plath



Dünya edebiyatında kadın yazarlar arasında en bilinenlerden biri olan Sylvia Plat'in her bakımdan sağlıksız ve kısacık hayatı iç ve dış birçok tetikleyiciylerin ürünü ve kurbanı oldu. Babasının varlığı da yokluğu da hem bir yazar ve şair olarak hem de bir birey olarak kişiliğini şekillendirdi. O 8 yaşındayken ölen babası katı, hatta gaddar biriydi. Bir Alman olan babasının bu hali Sylvia'nın kendisini bir Yahudi, babasını da bir Naziymiş gibi hissetmesine ve ilişkilerinin böylesine bir nefrete dayalı olduğuna inanmasına neden oldu. En bilinenlerden biri olan Daddy/Babacım adlı şiirinde bir sevgi-nefret ilişkisini ağıtsal bir üslupla işledi ve babasına:

"(...)
Babacım, seni öldürmek zorundaydım.
Ben bir fırsat bulamadan önce sen öldün.
(...)
Babacım, artık sırtüstü yatabilirsin.
Şişko kara kalbine bit tahta parçası saplı olarak
Köylüler zaten seni hiç sevmemişlerdi.
Mezarına topuk vuruyorlar, üstünde dans ediyorlar şimdi.
Hep biliyorlardı zaten senin sebep olduğunu bütün kötülüklere.
Babacım, babacım, adi herif, bitirdin beni."


diye seslendi.

Ergenlikle birlikte belirmeye başlayan psikolojik sorunları henüz üniversitedeyken ilk intihar girişimine neden oldu. Ancak uyku haplarıyla bulunduğu bu girişimden sağ kurtarıldı. Aylara yayılan bir süre hastanede tedavi gördükten sonra eğitimine devam etti. Bu yıllarını daha sonra yarı otobiyografik bir roman olan ve Türkçeye Sırça Fanus adıyla tercüme edilen The Bell Jar adlı kitabında yazdı. 

Yine Daddy şiirinde bu girişimi üzerinden babasına şöyle seslendi:
"(...)
Seni gömdüklerinde on yaşındaydım.
Yirmisinde ölmeye çalıştım
Dönmek için geriye, geriye, geriye sana
Kemikler bile idare eder sandım.
Ama beni çıkardılar çuvaldan,
Ve parçalarımı zamkladılar birbirine tek tek.
O zaman anladım ne yapmam gerektiğini.
Senin bir maketini yaptım.
Meinkampf bakışlı, kara giysiler içinde
Bir adam raflara ve vidalara aşık.
Ve evet dedim, kabul ediyorum.
İşte babacım, sonunda ben bittim.
(...)"

Manik-depresif ve şizofreni tanıları koyulan Sylvia, farklı zamanlarda elektroşok dahil çeşitli müdahalelerle tedavi edilmeye çalışılmıştı. Ancak özellikle babasının varlığı ve yok oluşu ile ilgili yaşadığı problem ve babasıyla başına gelen hemen her fena şey için onu suçlayacak kadar saplantılı bir bağlanma yaşaması hayatının her alanına sirayet etmişti. Nilgün Marmara'nın Plath'in Şairliğinin İntiharı adlı çalışmasında belirttiği üzere Sylvia, hem büyük bir sevgi hem büyük bir nefret duygusuyla bağlı olduğu babasının erken ölümünü kendisini terk edişi olarak değerlendirmiş ve bu terk ediliş, eksikliği doldurulması gereken bir baba figürünün belirmesine neden olmuştu. Belki de bu sebeple hayranlıkla bağlı eşi olduğu İngiliz şair Ted Hughes ile yaptığı evliliğe ve onun kariyerine bir anlamda kendini adamıştı. Ancak, Hughes'in de bir başka kadın için onu terk etmesi yaşadığı ikinci büyük kayıp olmuş ve daha önce defalarca denediği intihar girişimlerinden farklı olarak bu kez kesin olarak başarmıştı.

11 Şubat 1963 günü Plath, Hughes ile evliliğinde sahip olduğu çocukları Freida(Şair oldu; annesi gibi) ve Nicholas(47 yaşındayken intihar etti; annesi gibi)'ı odalarına çıkardı. Yanlarına birer bardak süt ve kurabiye bıraktıktan sonra uykuya dalmalarını bekledi. Kapılarının altını bez parçalarıyla sıkıca doldurduktan sonra mutfaktaki fırının gazını açtı ve uyku hapları içip fırından yayılan gazın kendisini öldürmesini başı fırının içindeyken bekledi. 

Ölümünden sonra eski eşi Hughes'ın derleyip yayınladığı toplu şiirlerini içeren şiir kitabı Ariel'deki mısrası bir biçimde kendini gerçekleştirmiş oldu:

"Ölmek, her şey gibi, bir sanattır. Bu konuda yoktur üstüme."


Sylvia, hayattayken sahip olduğu ünün fazlasına öldükten sonra sahip oldu. Hatta, öldükten sonra Pulitzer Ödülü kazanan ilk yazar oldu.

Yalnızca şiir değil, roman ve çocuk kitapları da yazmış olan Sylvia, dünyayı bir kadın olarak hissetmenin ve algılamanın en saf örneklerini sundu. Örneğin radyo yayını için monolog şeklinde yazdığı Üç Kadın adlı şiirde, bir doğumevine yolu düşmüş 3 ayrı kadın gözünden 3 ayrı duyguyla bakar hayata.
Onlara kendi dilinde isimler vermek yerine Birinci Ses, İkinci Ses ve Üçüncü Ses demeyi tercih eder. Ve şiirde:
-Birinci Ses'te, bir kadının beklemediği bir hamilelik de olsa doğumdan sonra yaşadığı mutluluğu,
-İkinci Ses'te defalarca yarım kalan hamilelikleri yüzünden hiçbir bebeğini kucağına alamayan bir kadının kederi,
-Üçüncü Ses'te, doğurduğu bebeği aidiyetsizliği yüzünden hastanede bırakan bir kadının üzüntüsü çınlar. 

Birinci Ses:
(...)
Hangi acılara, hangi üzüntülere analık etmem gerekiyor?
(...)
Ne yapıyordu, parmaklarım o çocuğu tutmadan önce?
Ne yapıyordu yüreğim sevgisiyle?
Hiç bu denli net görmemiştim bir şeyi.
Göz kapakları leylak gibi
Ye pervane kadar yumuşak soluğu. Bırakmayacağım.
Ne hile var onda, ne şeytanlık.
Hep böyle kalsın.
(...)



İkinci Ses: 

(...)
Bir dolu şansım vardı. 
Hepsini denedim. 
Üstüme diktim yaşamı, zor bulunan bir organ gibi. 
Ve dikkatle, korka korka yürüdüm, ender bir şeymişçesine.
Çok kafa yormamaya çalıştım. 
Doğal olmayı denedim.
(...)
Gazete kâğıdını lekeliyor ölü bir güneş. Kırmızı.
Yaşam üstüne yaşam yitiririyorum.
(...)
Doğalmış böyle bir şeyin olması, öyle diyorlar.
Benim yaşamımda da, başkalarınınkinde de.
Beşte birim ben, öyle bir şey. Umutsuz değilim.
Bir istatistik kadar güzelim. İşte rujum.



Üçüncü Ses:
(...)
İçinde araçlar bulunan beyaz odayı gördüm.
Çığlıklar odasını. Mutlu değil;
Hazır olduğunuz zaman geleceğiniz yer burası.
(...)
Dişleri yok kızımın. Ağzı kocaman.
Öyle karanlık sesler çıkarıyor ki, korkuyorum.
(...)
Çok az şey var valizime koyacak.
Tanımadığım tombul bir kadının giysileri.
Tarağım ve fırçam var. Bir boşluk var.
Birdenbire öyle kırılgan duyumsuyorum ki kendimi.
Hastaneden dışarı çıkan bir yarayım.
Taburcu edilen bir yara.
Geride bıraktım sağlığımı.
Bana bağlı kalacak birini terk ediyorum:
Bandajları çözer gibi çözüyorum parmaklarını onun...
Gidiyorum.


Ben kaçtıkça kovalayan; o kaçtıkça kovaladığım Sylvia.
Ardından Nilgün Marmarayı da sürükleyen Sylvia. 
İnsana özgü deliliğin kurbanı; kadına özgü deliliğin yazarı olan Sylvia, o gün hayatı bir bardak sütün yanına bırakılmış kurabiyeler gibi bırakıp gitmeseydi de çok uzun yaşamazdı sanırım. Yine de 98 sene önce dün, iyi ki doğmuştu!

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski

About