İnternette hastalık araştırmak, daha doğrusu şikayetlerin hangi hastalığın belirtileri olabileceğini araştırmak, kişinin kendine yapabileceği en kötü şeylerden biri olmalı. Bir keresinde akciğer kanseri olduğumu, bir keresinde de damarlarımın umutsuzca tıkalı olduğunu öğrendim bu mecradan. Gerçi sonra gerçek doktorların gerçek muayeneleri sonucunda akciğerlerimin kanserli değil astımlı olduğunu da öğrendim. Ama internetin "damar tıkanıklığıdır" demesine sebep olan ellerimin yaz, kış ve diğer tüm zamanlarda soğuk oluşuna bir çözüm bulamadık.
Soğuk, daima. Özellikle parmaklarım hiç ısınmaz. Soğuk diye ateşten de etkilenmez değil ama. Yanmasına yanar ateşe değince ama, çekince yine soğuktur. Bir tek fark ettim ki, ağladığımda ısınıyorlar. E ama, salya sümük gezecek halim yok ya yaz kış, elim ısınsın diye. Zaten kolay olmuyor o da, ne yaz ne kış.
Pek sorun etmedim bunu aslında uzun zaman boyunca. Ama bir gün okulda çocuklardan birinin yanağını almışım avcuma, baktım çocukta bir tedirginlik var. "Ne oldu kuzum?" dedim. "Hocam elleriniz çok soğuk" dedi. Sonraki günler bir de komşu çocuğu sevecek oldum, uykudan yeni uyanmıştı o da hafif bir irkildi ellerimin soğukluğundan. O zaman dedim işte, "yok bu iş böyle olmayacak kızım, kalk git görün bir doktora" diye.
Bir iki doktor, kan testleri vs yaptıktan sonra stres ve kaygı bozukluğuna bağladı bu işin sebebini.
O sıra, İstanbul'a gitmiştim birkaç günlüğüne. Ne zaman yolum bu şehre düşse Eminönü'ne de bir uğrarım firsat yakaladım mı. O kirli ve korkutucu keşmekeşine rağmen seviyorum çarşılarını. Bir de vapur yolculuğu armağan ediyorum kendime ki o gün gerçek bir İstanbul günü oluyor benim için. İstanbul gibi yani; kirli ve korkutucu bir keşmekeşe girift güzel bir boğaz ve çok şey görmüş geçirmiş bir gökkubbe.
Mısır Çarşısı'na gideceğim. Aktarları gezeceğim. Güvercin besleyeceğim. Fotoğraf çekeceğim. Atlıyorum bir vapura, doğru kıç tarafına. Dümensuyu seyredeceğim biraz beyaz beyaz. Yalnız o ara liseden bir arkadaşla karşılaştım. Çok zaman olmuş görmeyeli. Değişmiş de biraz, ama ben aynı mıyım sanki? O mu değil mi diye birbirimizi biraz kestikten sonra yanıma geldi. Oymuş.
Hukuk fakültesini bitirmiş, Beyazıt'ta bir büroda staj yapıyormuş. İşe gitmeden önce buhurdanda ısıtmalık lavanta yağı almak için Eminönü'ne uğrayacakmış. Hatırlarım, lisede de vardı böyle tütsülere ve mistik meditasyon gibi şeylere merakı.
-Lavanta çok iyi geliyor valla Yeşil Evham(kimlikte başkan ismim, hatta isimlerim var elbet). Bazen çok sinirim bozuluyor takıyorum kulaklığı, buhurdandan yükselen kokuya bırakıyorum kendimi, hop lavanta bahçesinde koşuyorum şen şakrak.
"O kadar kolay mı sahiden? Kendinden bu kadar kolay uzaklaşabilmek herkese nasip olmaz, kıymetini bil" demiyorum tabi.
-Bak sen de dene mutlaka. Benim sürekli alışveriş yaptığım bir yer var. Bütün ürünleri hakiki. Beraber gidelim, sen de al.
Stresmiş, kaygıymış, ellerim üşüyormuş belli etmiyorum. Eder miyim? Kime neyi ne kadar anlatmışım ki kendimdeki? Soğuk eller cebe! Ama kendi kendime de düşünüyorum, bu kızın yaptığı iş de kolay değil öyle. Zararlı bir alışkanlığın tiryakisi olmuş da beni de çekmeye çalışıyormuş gibi anlattığına göre, üstelik derin bir bağımlılık beslediği şu uçucu yağı tedarik edeceği yeri gizli saklı bildirdiğine göre bir bildiği vardır herhalde dedim. Deneyeyim.
Vapurdan inince doğruca gittik bahsettiği dükkana. Çırak kuru nane dolduruyor keseye bir müşteri için. "Of ne güzel koktu değil mi?" diyor kız ama ben kendimi zor atıyorum dışarı. Sevmem, hiç sevmem.
Çok geçmeden bizimki de beş karış suratla çıkıyor içeriden. Her zaman kullandığı markanın ürününden kalmamış. Dahası dükkan da el değiştirmiş. Bizimki büyük bir hayal kırıklığıyla kurutulmuş lavanta almış bir miktar. İnternete güveniyor, belki aynı markayı bulurum orada diye. Bense olabildiğince uzaklaşmak derdindeyim dükkandan. Yan yana ve karşı karşıya aktarlarla dolu sokakta içinde nane olmayan bir dükkan arayacak ve kokulara karşı duyarsızlaşmaya çalışacağım. İşte sınavım başlıyor.
Arkadaşım işe yetişmesi gerektiğinden ayrılıyor yanımdan. Önce rastgele bir dükkandan küçük bir kese leblebi alıyorum. Hem midemdeki bulantıyı yatıştırsın hem de yerken beni oyalasın, koku alma duyumu biraz bastırsın diye. Öyle biraz dolandıktan sonra 9-10 yaşlarında bir çocuğun kapısını süpürdüğü bir dükkan çekiyor dikkatimi. Bu ötekilerden biraz farklı. Baharatların hiçbiri yok dükkanın önünde. İçinde renkli sıvılar olan birkaç bidon ve kavanoz var sadece. Bakıyorum, ardıç sirkesi, üzüm pekmezi vs yazıyor üstlerinde. Asıl baharatlarsa içerde. Ağızları da kapalı hepsinin. Hah diyorum, burası olur.
Dükkanı incelediğimi fark eden çocuk, süpürgeyi kenara bırakıp beni içeri buyur ediyor.
-Buyur abla. Ev yapımı sirke var, hakiki zeytinyağı var, safran var, hakiki köy ürünleri var.
Az soluklan be oğlum. Girdim ya işte içeri. Leblebi uzatıyorum önce bir merhaba niyetine. Ustasına bakıyor almadan önce. Adam kafa sallayınca utana sıkıla 4-5 tane alıyor keseden.
Usta, kasada oturmuş. Bir gözü telefonda, maç izliyor. Bir "hoş geldiniz" diyor bana ama lavanta yağı sorunca çok da pahalı bir ürün satamayacağını anlayınca çırağa bırakıyor işi.
-Çifit. İlgilen oğlum hanfendiyle.
-Çifit mi? Adın çifit mi senin?
Utana sıkıla "Civan" diyor çocuk.
-Yok onun lakabı o. Gözleri mavi ya ondan çivit diyoz.
Yanaklarındaki çilleri kıpkırmızı örtüyor utancı. Başını da eğiyor yere, alt dudağını ısırırken. Gözlerine bir bakasım var ama elimi yüzüne değmek istemiyorum.
-Ne güzel bir isim. Yani adında güzel, lakabın da. Bakayım, gözlerin de güzel valla.
Yüzüne eğilince daha da kızarıyor çocuk, ama gülümsüyor da yere doğru.
-Peki Çivit Civan. Bana lavanta yağı lazım. Verebilir misin?
Aradığı fırsat buymuş gibi arkasını dönüp koşuyor dükkanın içinde. Uzunlamasına bir dükkan burası. İleride, en köşede 4 basamaklı bir seyyar merdiven var. Kaptığı gibi geliyor geri. Sağımızdaki raftaymış meğer. Dese ben uzanır alırdım aslında ya, kendi yapmak istedi işi.
-Lavanta mıydı abla?
-Evet, lavanta.
Bir iki bakınıyor, önlerdeki şişelerden biri değil. Birkaç şişeyi kucağına alıyor, arkalarda kalanları görmek için. Sanırım buluyor da. "Aha" diyor ama kucağına aldığı şişelerden ikisi yere düşüyor o sıra.
Şişelerden birine bir şey olmuyor ama biri kırılıyor. Bu kırılan şişeden yayılan kokuyu nasıl tarif etsem? Ancak sarp dağlarda yaşayan bir çiçeğe ait olabilir mi desem? Ovalarda bile olsa kesin az bulunur bir çiçektir mi desem? Bir yere bahar gelmiştir; rüzgarı tatlı, toprağı ılık, kuşları şendir. Yeşil kırlardan tepeye doğru tırmanıyorumdur ve bu kokuyu ancak orada alabilirim mi desem? Öyle bir koku. Ama dur, önce Civan.
Korkuyor Çivit Civan. Şişeler daha yere değer değmez ustaya çeviriyor başını. Yine kızarıyor yüzü ama bu seferki korkudan. Gözleri sahiden masmavi ama gözlerine dolan yaş şeffaf.
-Oğlum! Dikkat etsene be!
Araya girmeli, bir şey etmeli.
-Bir şey yok beyefendi. Bir şey yok da bu ne kokusu?
-Hangi koku?
-Şu kırılan şişede ne vardı?
Maçı yarıda bırakıp kalkıyor adam yerinden. Yanımıza gelirken tokat gibi bir bakış atıyor oğlana. Sonra yere eğiliyor, şişenin üzerindeki yazıya bakacak. Söyleniyor bir yandan.
O sırada kucağında kalan 2 şişeyi alıyorum Civan'dan. Merdivenden iniyor. "Gel gel" diyorum sessizce. Ustanın tepesi açılmış. Başının sağ tarafındaki saçı uzatmış, sol tarafa yatırarak bu tepedeki açılmayı kapatıyormuş meğer. Tam tepede de düğme gibi bir beni var, kocaman. Ben bu düğmeye basar gibi yapıyorum adam sezmeden, Civan'la gülüşüyoruz.
-Mavi Anemon Çiçeği yağıymış hanfendi.
Adam kalkarken bir anda susuyoruz ikimiz de. Elimi yüzüne değmeden başına koyuyorum, bir de yandan yarım bir sarılma. Geçti gitti.
-Tamam ben hem bu kırılanı hem de bunun sağlam olanını alıyorum.
-Lavanta?
İyi hadi bu çifitin hatırına onu da alayım.
Şimdilerde 11-12 yaşlarında olmalı "çifit". Şimdi gitsem bulur muyum, bulsam beni hatırlar mı bilmiyorum. Ama mavi anemon yağını buhurdana koydum mu mis gibi doluyor evin içine. Dışarı çıkarken de bileklerime sürüyorum. Yok, ellerim hâlâ soğuk. Ama içimde bir oğlan gülümsüyor gözlerine dolan yaşla. İlla ki bir yerlere bahar gelmiştir diyorum. Yeşil kırlara Civan'ın da seğirttiğini hayal ediyorum.