Uçurumun Kıyısında


Bulutlu bir gökyüzünün buğulu bir deniz ve uçurumla birleştiği yerde kapattı kontağı.

Yan koltukta duran kitabın arka kapağındaki Paulo Coelho ile göz göze geldi bir an. Veronika'nın öyküsüne şahit olmak fazlasıyla hırpalamıştı onu, derin bir soluk alıp çabucak kaçırdı gözlerini.

Annesini yitirdiği günden beri hiç dışarı çıkmamıştı. Öncesinde de pek çıkmazdı zaten. Vaktinin çoğunu hasta annesiyle geçiriyordu. Elim bir kaza sonucu yatağa bağlı hale gelen annesi hiçbir uzvunu hareket ettiremiyor ve konuşamıyordu. Gerçekleştirdiği bütün yolculuklar kitapların sayfalarınaydı. Neredeyse sabahtan akşama kadar kitap okuyordu annesine. Çocukluğu ve erken gençliğini annesinin başucunda geçirmişti. Ve bir yolculuğun daha sonuna gelmişti. Kitabın son sayfalarını dehşetle okumuş, içinde kocaman bir huzursuzlukla dışarı atmıştı kendini.  

Kontağı neden burada kapattığına dair hiçbir fikri yoktu. Günlerdir zihnini, hiç bilmediği bir dilde bir şeyler mırıldanan, yabancı aynı zamanda bir o kadar tanıdık belirli belirsiz bir ses kemiriyordu. Uykularını aniden bölen içinde fırtınalar kopartan bu sese bir türlü anlam veremiyordu. Kabuslarında küçük bir çocuğun çamurlu ayakkabıları yer ediyordu sesle birlikte.

Okuduğu roman kötü olan ruh halini iyice kötüleştirmişti. Varolan tüm korkularının ve kaygılarının yok olduğunu hissediyordu ve bu his çıkmazlara sürüklüyordu onu, bu hiç iyi bir şey değildi. Her geçen gün kendinden uzaklaşıyor, kendine dair ezberleri bir bir bozuluyordu. Tüm dikkatini toplayıp sesi dinlemesine,  zihninin tüm hücrelerini yoklamasına rağmen sesin ve çamurlu ayakkabıların manasını çözemiyordu. Bu zamana kadar hiç bu kadar çaresiz kaldığını hatırlamıyordu. Yaşamın, dört duvardan fazlası olduğuna anlamıştı ancak bu yabancı duyguyu kucaklayıp yeşertecek gücü yoktu.

Bu güne kadar sığınağını hiç terk etmemiş, varolmak için hep kuytuları seçip insanlardan soyutlanmıştı. Hayatın bu şekilde daha güvenli olduğuna inandırmıştı kendini. Kendi dünyasının dışında akıp giden hayatı hiç sorgulamamış merak bile etmemişti. Dışarıda olan bitenin zamanla varlığını bile unutmuştu. Yeni şeyler denemekten, yanlış bir şey  yapmaktan ölümüne korkarak geçirmişti hayatını. Yapayalnızdı, hayatında kimse yoktu. 

Arabanın teybinden belli belirsiz Mozart’ın Requiem’i duyuluyordu. Bu eser, bir kontun Mozart’tan ölen karısının anısına ağıt olarak bestelemesi için istediği bir eserdi. Çaresiz bir hastalığa yakalanmış olan Mozart, hayatının son günlerini Requiem’e adamıştı. Esere öyle kapılmıştı ki Mozart, Requiem’i kendi cenazesi için bestelediğine inanmaya başlamıştı. Çok acı çekmesine rağmen Requem'i tamamlayabilmek için insanüstü bir mücadele vermekteydi. Ve maalesef Requiem’i bitiremeden ölmüştü.

Bir insanın yaşama bu şekilde son kez tutunmaya çalışması fazlasıyla karmaşık ve acıydı. Hayatın sonu bir uçurumun kıyısından fazlasıydı. Öylesine çok dinlemişti ki Requiem’i, kemanın insanı paramparça eden çığlıkları bile artık etkilemiyordu ruhunu. Teybi son ses açtı ve indi arabadan. 

Uçuruma doğru adımlamaya başladı. Bir sigara yaktı derin bir nefes alıp manzarayı izlemeye koyuldu. İnceden yağmur yağmaya başlamıştı. Ağır ağır ıslanan toprağın kokusunu çekti içene. Daha önce çok kez geçmişti buradan ama ne kadar güzel olduğunu fark bile etmemişti, çoğu şeyi fark etmediği gibi.
Sürekli suçlayan, hor gören bir iç sesi taşıyordu ve ondan kaçamaktan öylesine yorulmuştu ki bir türlü uyanamadığı tekrar eden kötü bir düş gibiydi hayatı. Onu yaşama bağlayan son parça da yitip gitmişti. Oysaki yaşamı kutsayan yüzlerce şarkıda şiirde soluklanmıştı bugüne kadar, peki şimdi neden buradaydı? Yaşantısını bitirecek cesareti bulmaya mı gelmişti buraya? Aslında böyle bir düşüncesi de yoktu. Tek isteği huzurlu bir yaşamdı ve ölümden çok korkuyordu.

Birden bire ufuk çizgisinde yitmekte olan bir gemiye ilişti gözü, dikkatlice baktı. Kafasının içinde bir fırtına koptu sanki. Kemanın acı çığlıkları yeniden dağlamaya başladı yüreğini. Delirdiğini düşünmeye başladı. Başını ellerinin arasına aldı kulaklarına olağanca gücüyle bastıdı. 

Günlerdir zihnini kemiren ses en yüksek perdeden çınlamaya başladı kulaklarında. Ve şimdi Requiem de eşlik ediyordu sese. Zihninin derinliklerine ittiği yapbozun parçaları teker teker yerlerine oturuyurdu sanki. Sis perdesi aralanmaya ve hatırlamaya başladı.

Beş yaşında bir çocuğun gözleri baktı dünyaya. O gün babası da tam burada durdurmuştu arabayı. O güne bir seferdi bu yaşadıkları. Her şey tam da o gün olduğu gibi yerindeydi. Tıpkı bunun gibi ince bir yağmur ıslatıyordu kayalıkları o gün. Arabanın arka koltuğuna oturmuş çıt çıkarmadan yağmur damlaların arabanın camından süzülüşlerini izliyordu. Radyonun frekansı belli belirsiz duyulan Requiem'de durmuştu. Annesi ve babası ön koltukta bir kavgaya tutuşmuştu. Öylesine kanıksamıştı ki birbirine sürekli yükselen bu iki sesi artık umursamıyordu bile. Yağmur damlalarının dansı daha çok çekmişti dikkatini.

Nasıl olduysa daha önce hiç duymadığı bir dilde bağırmaya başladı annesi, babası aynı tonda karşıladı. Kadın arabanın kapısını bir hışımla açıp kayalıklara doğru koşmaya başladı aniden. Tereddüt etmeden aşağıya bırakıverdi kendini. Kadın kaybolduktan sonra sadece ufuk çizgisinde yitmek üzere olan gemi kalmıştı çerçevede.

Babası ve kendisi hemen arkasından koşmalarına rağmen yetişememişlerdi kadına. Kana bezenmiş cansız bedeniyle sırt üstü uzanmıştı kadın kayalıklara. Tıpkı Veronika'nınki gibi başarısız bir intihar girişimiydi bu. Herkese kaza olarak aksettirilen bu yalana kendisi de inanmıştı yıllarca. 
Gri bulutların kapadığı gökyüzünün buğulu bir deniz ve uçurumla birleştiği yerdeydi. Yaşadığı bu deprem,  annesinin ölmeyi başaramadığı bir girişimin şahidi kulakların ve gözlerin eseriydi. Uçuruma doğru koşan bir çocuğun ayakları dağıtmıştı toprağı.

“Onları cehennemden kovdu, suçlarının bedelini çocukları da ödedi. Günümüzde de çocuklar ana-babalarının suçlarının bedelini ödemeye devam ediyorlar.”

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski

About