Soir Bleu yani Mavi Gece, Amerikalı Ressam Edward Hopper'a ait bir tablodur. Bir mizansen olma ihtimali ile gerçek bir anın tasviri olma ihtimali birbirine o kadar yakındır ki bembeyaz kostümü, kıpkırmızı yüz boyası ile resimde ilk dikkat çeken palyaço bile yardımcı olmaz bunu ayırt edebilmek için bize. Çünkü tablodaki 7 kişi de farklı sosyal sınıflara mensup kişilerdir ve muhtemelen bir parti sebebiyle bir araya gelmişlerdir. Bu olağan bir şey. Bir kısa an için hepsi diğer büyük kalabalıktan ayrılıp tek bir karede toplanmış. Yine bir grubu oluşturuyorlar ama hiçbiri birbirinin farkında değil. Hepsi bir arada ve yapayalnız. İşte bu daha olağan bir şeydir ve tam da bu sebeple bu çoğul yalnızlık, gerçekten yaşanmış bir an da olabilir.
Hopper Fransa'dan Amerika'ya döndükten sonra boyamış bu resmi. Mekanın Fransa'daki sıradan bir cafe mi yoksa parti verilen bir mekan mı olduğunu ayırt etmek için bize yardımcı olacak iki figür var diyebiliriz. İlki asılı fenerlerdir ki bir kutlamayı işaret edece şekilde renklidirler. İkincisi ise palyaçodur ki bir eğlence unsuru olduğunu belli edecek şekilde kostümü hala üzerindedir. Ama bu palyaço hiç de eğleniyor, dahası eğlendiriyor gibi görünmüyor. Çünkü kimse meydana getirdiği kontrasta rağmen onun farkında bile değil. Belki de biraz dinlenmek için terasa çıkıp bir sigara yakmış. Kostümü ve makyajı, yaptığı işi üzerine giydiğini, hatta bir maske gibi taktığını söylüyor bize. Kostümün içindeki insan ise derin düşüncelere dalmış. Onu mutlu eden şeyler düşünmediği hatta üzüntü veya endişe gibi hiç de eğlenceli olmayan duygular içinde olduğu çok açık. Kostümü bunu saklayamadığı gibi görünüşüyle daha da büyük bir zıtlık oluşturuyor.
Görünüş demişken, palyaço gibi yaptığı işi üzerine bir kostüm gibi giymiş biri daha var resimde. Ayakta duran kadına dikkat ediniz. Mağrur, dimdik, hatta belki biraz da kibirli bir duruşu var. Ve o bir fahişe. Tıpkı palyaço gibi onun yüzü de beyaz ve kırmızının oluşturduğu kontrastla boyanmış. Sanki bir maske takar gibi. Sanki yaptığı işi üzerine giymiş ama yakıştıramamış gibi. Etrafını süzüyor ama hiç kimseyi görmüyor. Orada, ama sanki orada olan sadece o. Diğer hiç kimse yaptığı işe rağmen umurunda değil. Ve yalnızlık, sadece görünmemekle değil görmemekle de beslenir.
Resmin en sol köşesinde diğer herkesle aynı oranda orada olmayan kasketli bir adam var. Bu adam para kazanmak için orada. Ama herhangi bir şey yaptığı yok. Çünkü onun işi fahişeyle. Evet, bu adam bir kadın tüccarı. Bu mekanda sorumlu olduğu tek bir kişi var; oraya muhtemelen birlikte geldiği kadın. Ancak o bile umurunda değil. Hatta geri kalanların dünyasına o kadar ait değil ki diğerlerine sırtını dönerek oturduğu yer sanki bir direkle ayrılmış gibi. Bir sebeple orada, ama asla oraya ait değil. Tıpkı fahişe gibi.
Palyaçonun masasında oturan iki adam var. Aynı masada bu kadar dikkat çekici bir kostüm giymiş biriyle oturuyor olmalarına rağmen ikisi de onunla ilgilenmiyor. Hatta aslında birbirleriyle bile ilgilenmiyorlar. Kadın tüccarının tam arkasında oturan şapkalı adam masadaki bir şeye bakıyor. Belki de kadehini doldurmak niyetinde. Yanında askerî üniformasıyla oturan adamın sırtı bize dönük olmasına rağmen yüzünün dönük olduğu yerde de birine baktığı, biriyle ilgilendiği izlenimini uyandırmıyor. Sadece masanın üzerindekilerle ilgileniyor gibi.
Şimdi şu şapkalı adama biraz dikkatli bakalım. Kızıl bir sakalı var. Üst kısmı yüksek olmayan şapkalardan takmış. Ressam beresi dedikleri türe benziyor hatta. Arkasındaki adamı ortamdan bir sınır gibi ayıran tahta direk kulağını mı kapatmış onun? Böyle söyleyince akla kaç kişi gelebilir ki? Van Gogh değil bu adam elbette ama onu tarif eden bir görüntüsü var. Bu yüzden de burada temsil ettiği şey de sanatçı yalnızlığıdır belki de.
Resmin en sağında oturan bir çift var. En azından bir çift oldukları izlenimi bıraktıkları için resimdeki yalnızlığı delen iki figür gibi gelebilir ilk bakışta. Ama bana kalırsa en kesin yalnızlık onlarınki. Yüzünü profilden görebildiğimiz adama bir bakalım. Yönü eşi veya sevgilisi olduğunu bildiğimiz kadına doğru değil, yan masaya dönük. Fırça darbelerinin bir işi olduğundan mı; ressam öyle olması gerektiğini düşündüğü için mi bilinmez, bakışları oldukça dalgın. Adam da yine bu resimdeki herkes gibi herhangi birine bakmıyor. Baktığı yönde birbirinden bağımsız şekilde ama bir arada oturan palyaço, asker ve ressam olduğunu varsaydığımız adamın masası var. Yanında bir bağı olduğunu düşündüğümüz bir kadın olmasına rağmen üstelik. Kadınsa yüzünü göremesek de ne adama bakıyor ne de palyaçoya. Yönü ikisinin tam ortasında. Aynı masada başka bir yere dalıp gitmiş, kocası/sevgilisi yerine denize bakıyor olabilir mi? Şu halde, adam da yanındaki kadın da birbirine rağmen yalnız bu anda.
Hiç kimsenin birbirinin yüzüne bakmadığı, birbirinin farkında bile olmadığı, bir arada olmalarına rağmen teker teker yalnız oldukları bu küçük topluluk, ayrı ayrı birer sosyal sınıfı de temsil eder bir bakıma. Sağdaki çift iyi giyimli orta veya üst sınıfın, yani burjuvanın bir parçası. En soldaki adam, yani kadın tüccarı, hem ekonomik hem de ahlak yönünden alt sınıfın; fahişe ise ekonomik açıdan aynı oranda alt sınıfa dahil olsa da genel olarak mecbur kılındıkları bakımından kadın kimliğinin bir parçası. Ressam, sanat ve sanatçının; asker resmiyetin ve palyaço ise sahte bir eğlence dünyasının birer temsilcisi. Hepsinin aynı anda bir arada bulunuyor olması gerçek hayatta da o kadar mümkün ki. Bir cafede kimlerle oturduğumuzu biliyor muyuz, hepimiz kendi yalnızlığımızdayken? Ayrıca buradakilerin her birinin yalnız kalmasına sebep olan şey biraz da temsil ettikleri sosyal sınıflar ve/veya bu doğrultuda şekillenmeleri desek pek mi yanlış olur?
Salt Soir Bleu üzerine düşünerek bile yalnızlıkla ilgili paragraflarca şey söylenebilir. Ama en kısa yoldan söylenmişi var. Buyrunuz:
Peyami Safa