Etek ve elbiselerle başım hiçbir zaman hoş olmadı. Mecburi bir durum olmadığı sürece tercih ettiğim giyintiler değillerdi.
Bu limoni münasebetin müsebbibi ilkokulda yaşadığım talihsizlikti. Dördüncü sınıfta bir çarpma işlemini yapmam için öğretmen tahtaya kaldırdı beni. Nasıl olduysa, yanlış oturmuşum demek önlüğümün eteği belime kadar katlanmış öylece kalmış.
Sıramdan kalkıp tahtaya doğru yürümemle başlayan fısıldaşmalar tahtaya ulaştığımda kahkaha ve bağrışmalara döndü. Farkına vardığım an yanı başımda duran öğretmenin arkasına saklanıp, ağacın dalına sarılan kuala gibi bacağına yapıştım. Okulun bitmesini bile beklemeden çantamı alıp evin yolunu tutum. Günlerce hıçkırıklara boğulup ağladım, okula gitmek istemedim. Bir daha da tahtaya kalkmadım. Öğretmen çekindiğimi anladı demek hiçbir zaman ısrar etmedi.
Başıma gelen bu elim hadisede hiçbir suçum olmamasına ve sadece bir çocuk olmama rağmen yetişkin halimle bile aklıma geldiğinde bu anıdan çabucak kaçardım.
Toplum içinde etek ve elbise giymekten ölümüne korkmaya kadar giden bu sosyal fobimin alt metninde yatan utanma duygusu, aslında patolojik bir duyguymuş yani gerçeklikle bir alakası yokmuş.
Reel zeminde utanç duygusu kişinin bilerek, isteyerek toplum içinde yapılmaması gereken bir şeyi yapmasıyla oluşması gereken bir duygudur. Ama çocukluk yapılanmamdan gelen hissiyatla sorumlunun ben olup olmadığını ayırt edemeden utanç hissetmişim.
Bu patolojinin temelinde ise ebeveynlerin erken dönemlerde çocuğa utanç duygusunu hatalı yansıtmaları varmış. Bu kısıma dikkat edin.
Ülkemizde ebeveynlerin bu tarz yanlış yansıtmaları ve tutumları yüzünden tecavüze uğrayan onlarca kadın hak aramak yerine utanç duygusu ile intihar ediyor. Oysa kendisinin bu olan bitende hiçbir suçu yok. Utanç duyması gerekenler ise serbest kalıyor.