Canaşırılık...
Birkaç gündür durduk yere geliyor aklıma bu kelime. Kazak Türkçesinde şefkatlilik, merhamet etmek anlamına geliyor. şefkat ve merhamet ise arapça kökenli ve ikisi de acımak kelimesinde birleşiyor. Ama canaşırlık... Nasıl desem, başka bir şey o...
Yakın zamanda yine bir vertigo atağı ile yere yığıldım. Artık bu durumlarda ne yapmam gerektiğini biliyorum. Yer birden altımdan kayınca hiç direnmedim bu sefer. Olduğum yere yattım deniz yıldızı gibi. Tekrarlıyorum bir yandan da: "Sakin ol kızım. Geçti, geçer. korkma."
"Sakin ol kızım." Sonradan fark ettim ki, ben bu kalıbı ne çok kullanıyormuşum meğer kendime karşı. Merhamet ve şefkatin dayandığı yer gibi bir acımak yok bunda ama canaşırı davranıyormuşum kendime meğer. Ben bunu yapmayı ne zaman öğrendim bilmiyorum. Ama korktuğumda yahut biri sarılacak olsa istediğim zamanlarda "Korkma kızım. Sakin ol." diyorum kendime, "geçti. Geçer."
"İnsan bir damla kan ve bin bir endişe" diyor Sadi Şirazî. Gerçi onun dediği "endişe" Farsça "düşünceler" demek ve bizdeki kadar olumsuz bir mânâsı yok. Ama belki de insanı daha iyi tanımlıyor böylesi. Bin bir endişe ve hangisine hangi derman? Kendisini kendisi yorar insanın en çok. Ve yine kendisine kendisi canaşırılık edebilir. "Korkma kızım/oğlum. Geçti. Geçer."
Kendimi bildim bileli ince zar gibi bir kalple yaşamaktayım. Çarpıntıların fazla kahveden olmadığından da bu sebeple eminim. Ve yine kendimi bildim bileli yaşım hep kendimin annesi olabileceğim bir aralıktadır. Nüfusa kayıt tarihi benimkiyle aynı, hatta benimkinden eski olan çok kişinin başını ellerimin arasına alıp canımaşırı şeyler hissetmemin nedenini de bu sebepten bilirim.
Feri yorgun, taştı taşacak bir çift göz, nüfusa hangi sene kayıt olmuş olursa olsun 5 yaşındadır en fazla canaşırı bir hisle alındıysa avuçların arasına. "Korkma kızım. Çektiğimiz bir rüyadır*; geçer."
*Rüya, bütün çektigimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
(Ahmed Arif - Suskun)