"Yerini vaktinde terk etmeyi bilmek gerçek olgunluktur, sadece acizler kalmakta ısrar eder."
Üzerinde fazla düşünmeye gerek yoktu bu eseri satın alacaktı. Davud'un gerçek insan boyutlarına indirgenmiş çok iyi bir replikasıydı.
Ellerindeki detaylar orjinalliyle birebir aynıydı. Mermerin dokusuna, işleniş şekline hayran kalmıştı. Gerçek gibiydi. Gerçeğini gördüğü zaman da nefesi kesilmişti.
Daha önce iki sanatçının uğraşıp şekillendiremediği bir mermeri on yıllar sonra Michelangelo ustalıkla şekillendirmişti, sanki mermerin içinde gizlenen Davud'u gün yüzüne çıkartmıştı. Boyu beş metreyi aşan bu dev eser neredeyse üç insan büyüklüğündeydi.
Michelangelo gibi bir münzevinin gecesini gündüzüne katıp ortaya çıkardığı bu eserin benzerini bile koleksiyonuna katmak için can atıyordu. Ona ait eserlerin iyi replikalarını bulunca kaçırmazdı. Eserlerinin tamamı mükemmel bir anatomi ve geometri bilgisinin izlerini taşıyordu.
Geçen yıl Pietà'nın peşinden madrid'e kadar gitmiş, karısının yüzünden eseri başkasına kaptırmıştı. Ona göre bunlar birer ucubeydi. Neyseki anlaşamadıkları tek konu bundan ibaret değildi ve bunu da kaçırmaya niyeti yoktu. Eseri almak için yüklü bir çek yazdı ve otele dönmek üzere yola koyuldu.
Noel öncesiydi ve soğuktu Paris.Kar yağacak gibiydi. Caddeler bir karnavala hazırlanırcasına rengarenk süslenmişti. Karısıyla birlikte yılın bu zamanını burada geçirmeyi eskiden çok severdi.
Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Tartıştıkça oluşan kalabalığa son vermek için aralarına görünmez bir duvar örmüşlerdi. Herkes günü kurtaracak kadar konuşup köşesine çekilmeyi alışkanlık edinmişti. Otele gidip biraz dinlenmek sonra da Picasso ve Notre Dame'ı ziyaret etmek niyetindeydi.
Taksiye bindi ve "Hotel Du Petit Mouline" dedi. Kaldığı otel sanat galerileri ve moda evleri arasında huzur dolu butik bir oteldi. On yedinci yüzyıldan kalma iki yapının birleşimiyle oluşturulan otelde Victor Hugo'nun ayak izlerine rastlamak mümkündü. Karısı moda evleri kendisi de sanat galerileri için özellikle hep bu oteli tercih ederlerdi.
Otele varmasına az kalmıştı. Pount neuf'a yakın bir yerlerde kitlendi trafik. İşler beklediği gibi gitmemişti. Taksiyi durdurdurup indi. Soğuğa rağmen yürümeye karar vermişti. Böylelikle hem tarihi köprü pount neuf'u hemde üzerinde sergilenen IV. Henry heykelini yeniden yakından görebilecekti. Biraz yürüdükten sonra rengarenk ışıklarıyla Café de Flore belirdi.
Paris'in en bilinen ve eski kafesi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra entelektüellerin edebiyat, siyaset ve felsefe konuşmak üzere toplandığı önemli bir yerdi. Albert Camus' dan tutunda Picasso'ya kadar bir çok ünlü bu kafenin müdavimiydi. Şimdilerde ünlülerin ve turistlerin popüler mekanıydı.
Soğuk hava içine işlemişti. Uğrayıp bir şeyler içip ısınmaya niyetlendi. Fakat birazdan sıcakcık, tarih kokan mekana açılan kapının ardında, gözleri bir ihaneti belgeleyecekti.
İçeri adım atar atmaz hiç imkan vermediği o manzarayla karşı karşıya kaldı.Keskin çatal bıçak sesleri yavaş yavaş kayboldu. Şaşkınlıktan olduğu yere çivilendi birkaç saniye. Zamanın durduğu nadir bir andı bu. Kalbinin vuruşlarını en yüksek perdeden duyabiliyordu. Ve bu göz göze geliş geminin limandan son kez kalkacağının habercisiydi.
Kimse görmemiş gibi yapamazdı. Silkinip kendine geldi olabildiğince soğuk kanlı bir tavır takındı. Yavaş ve emin adımlarla bir yabancının kollarına teslim olmuş karısına doğru ilerlerledi. Yabancı el durumu fark edip karısının elini daha sıkı tutmaktan çekinmedi. Kadın sakin ve rahat bir tavırla yavaşça çekti elini.
Bir sandalye çekip oturdu. Sükûnetini korumakta çok zorlansa da bu yüzleşme geri çevrilemezdi. "Dile dökülmemiş duygular asla ölmez. Canlı canlı gömülür ve çok daha çirkin yollarla gün yüzüne çıkarlar."derlerdi. Dile dökülmemiş duygularla yüzleşme vaktiydi.
Kısa bir sessizlikten sonra; "Sabah giymek istediğin, o çok sevdiğin gömleği çıkarman için ısrar etmemeliydim, özür dilerim. Aslında yapmak isteyip benim yüzümden yapamadığın her şey için özür dilerim." dedi karısı.
"Önemli değil, sen de saç rengini değiştirmişsin yeni fark ettim. Seni görmem için gösterdiğin bütün çabayı silip attığım için de ben özür dilerim yine de bunu hak ettiğimi düşünmüyorum." diye yanıtladı adam.
"Bana bunu defalarca yapmana karşın üzerime mutlu bir sessizlik giyinmeyi çok önceden terk etmeliydim. Her birine bir servet ödediğin o ucubelere verdiğin değerin küçücük bir kısmını bile hak etmediğimi bile bile devam etmemeliydim. Aynı davranışı sergileyerek sana değil kendime büyük haksızlık ettim."dedi kadın.
"Evet haklısın, en azından mutsuzluğumu perdeleyen o ucubelerin her birini senden daha çok sevdim. Bombanın pimini biri çekmeliydi. Aslında bu tutsaklığa bir son verdiğin için sana teşekkür etmeyim." dedi adam.
Görünmez duvar yıkılmış yıllarca erteledikleri o konuşmayı yapmak zorunda kalmışlardı. Görünen oydu ki ağzını açan diğerininin ruhunu hançerlemekten geri durmayacaktı. O yüzden daha fazla yara almadan konuşmayı bitirmek en iyi şeydi. Zaten yükleri olabildiğince hafiflemişti.
Kadını orada bırakıp yoluna devam etti, IV. Henry ile olan randevusuna geç kalamazdı.
"Kimse göründüğü kadar dayanıklı değildir. Sadece görünmeyen yangınlar, duyulmayan fırtınalar, gizlice çürüyen ruhlar vardır."