Gün ışımadan uyandı Fahrettin, sessizce yatağı terk etti. "Yaş kemale erince, uykuyla arası limoni oluyor insanın" derdi, fazla uyumazdı zaten.
Hanımı uyandırmamak için parmak uçlarında çıktı odadan. Gece yarısına kadar ütüyle uğraşmıştı kadıncağız üstelik bugün tatil günüydü, tatil günlerini uyuyarak geçirmeyi severdi. Çok korkardı karısından, hiç çıkmaz sözünden bir dediğini iki etmezdi.
Karısı onun için hükümet kadın gibi bir şeydi. Utanmasa bazen karşısında hazırola geçip tekmil bile verebilirdi. Hanım köylü olmak onun bu birliktelikteki temel vazifesiydi. Hanım ne derse, ne isterse onu yapmalıydı.
Hızlıca banyoya yöneldi, epeyce de acıkmıştı. Aklında dün geceden beri memleketten gelen sarımsak turşusu vardı, uyurken de uyandığı gibi de aklına o gelmişti.
İşini bitirip aynanın karşısına geçti. Aynayla olan muhabbeti dillere destandı zaten, hiç bitmezdi. Çok severdi aynaları. Her seferinde de aynı cümleyi söylemekten alıkoyamazdı kendini;
"Yakıyorsun gene Fahrettin, yürü be kim tutar seni! "
Görüntüyü yansıtabilen her nesneye bakıp bu cümleleri kurabilmek, bir altmış beş boyunda, kel, göbekli, koca burunlu bir adama bahşedilebilecek en güzel nimet olmalıydı. Öyle inanarak söylüyordu ki tanrı bütün güzellikleri sanki kendine vermişti.
Etrafındaki herkes gibi oda kendini çok severdi. Ortam neşesi gam götürendi lakabı, hakkını layıkıyla verirdi lakabının. Fıkra tadındaki maceralarına her gün bir yenisini ekler, anlatmaktan da hiç çekinmezdi. İnsanları karınları ağrıyana kadar güldüren şeyler Fahrettin 'in günlük telaşlarıydı oysaki.
Banyoda işini bitirince hemen mutfağa yöneldi, açlığa hiç tahammül edemezdi. Yemeğe olan zaafı herkesçe bilinirdi. Demli bir çay, memleketten gelen kayıntılarla gazete okuyup kahvaltı etmenin tam vaktiydi. Akşamdan kalan siniri, stresi güzel bir kahvaltıyla geride bırakmak niyetindeydi. Memleketten gelen sarımsak turşusuyla göz göze geldi. İki gündür bir punduna getirip yiyememişti. Tadı nasıldı acaba, meraktan kuduruyordu. Hanım görünce hiç sevinmemişti, sarımsağı da turşusunu da hiç sevmezdi.
İnsan bunca derde deva bir şeyi neden sevmezdi ki. Bir tanıdık kalbe iyi geliyor demişti, duyar duymaz ablasına telefon açtı "bir kutu da sarımsak turşusu kur" dedi, hanım pek beceremiyordu bu işleri. Öyle ya kendine her zaman iyi bakmak, bünyeyi sağlam tutmak gerekliydi. Çok korkardı hastalıktan, hastaneden doktordan hiç haz etmezdi.
"Akşam yemeğin yanına açar turşumu keyifle götürür, gece de salonda yatarım" diye geçirdi içinden.
Dün, oğlan fazlasıyla sinir yüklemişti bünyesine. Büyüdükçe uzlaşması zor bir şeye dönüşmüştü. Evel ezel böyleydi aslında da kahırı hiç çekilmez olmuştu son zamanlarda. Kız doğunca "Oğlandan sonra kız nasıl oluyor Fahrettin?" diye soran birine "Biz evde öküz besliyormuşuz" demişti. Oğlan ona göre tam bir baş belasıydı. Zamane gençliği Fahrettin'i hiç memnun etmemişti.
Kendisi gençliğinde hiç böyle değildi. Babasının sözünden çıkmayan, babası ne derse onu yapan bir insandı halbuki. Bu oğlan, akşama kadar bilgisayarın başında, gece yarılarına kadar kafelerde, saygısız laf anlamaz bir şeydi. Hanım rahat bırak çocuğu dedikçe sinirleniyor, böyle olmasını kabul edemiyordu bir türlü.
Bu sene üniversite sınavına girmiş, hayli yüksek bir puan almış, ne gereği varsa pilot olmak istiyordu. İş yerindekilere durumu anlatırken "ha otobüs şöförü ha pilot, ne farkı var" dedi. Millet hayli güldü yine bu söylediğine. Gülünecek ne vardı, biri havada diğeri karada yolcu taşıyor, ne farkı vardı ki?
Bir de oyuna merak salmıştı bu sıra. Gece gündüz bilgisayarın başındaydı. "adam olduğunu görmeden geberip gidecek bu ekranın başında" diyordu kendi kendine.
Sinirinden beş, altı gün modemi söküp koltuğunun altında iş yerine götürmüştü. İş yerindekiler biraz kızmış, biraz da gülmüştü kendine yine. Aman onlar nereden bilecekti derdini. Fakat bu eylemi, oğlanı durduramamış, durumu daha fena bir hale getirmişti. Haylaz oğlan bu defa da internet kafelerden çıkmaz hale gelmişti. Dün oğlanın bulunduğu kafeyi polisi arayıp içki, sigara içiliyor mekanda diye şikayet etmişti. Polis gelene kadar uzaktan olan biteni izlemiş, baskından eve eli boş dönünce de iyice sinirlenmişti.
Bunları düşünüp bir yandan kahvaltı hazırlarken bir yandan da tezgahta duran turşuya daldı gitti. Sarımsak turşusu dile gelmiş "gel beni ye Fahrettin " diyordu sanki. Kahvaltı sofrasına oturdu oturmasına da aklı hep turşudaydı. Turşunun faydalı olduğunu söyleyen adam aç karınla yenmesi gerektiğini de özellikle belirtmişti. Birazdan işe gidecek olmasının dışında turşuyu yemeğe bir engel yoktu sanki.
"Aman canım bugün de topluma girmeyiveririm Fahrettinsiz kalsınlar bugün." dedi.
Niyeti bozup tezgaha yöneldi. "Cânım turşu, kocaman sarımsaklar, asker gibi dizilmişler bu meret yenmez mi?" dedi.
Turşunun kapağını açmasıyla beraber ortalık şenlik alanına döndü. Turşunun suyu ve sarımsaklar dolapları, tezgahı, yeri hatta tavanı bile mahfetti. Fahrettin sabah sabah neye uğradığını şaşırıp önce buz kesti, sonra da silkinip kendine geldi. Tezgahta duran sarı bezle ortalığı temizlemeye çalışmak aklından geçse de bu yangına yangın tüpüyle müdahale etmek sonuç vermeyecekti.
Fahrettin içinden çıkılmaz bir felaketin ortasında buluverdi kendisini. Karısı mutfağın bu halini görse hiç acımaz, gözünün yaşına bakmaz onu gebertir, senelerce başının etini yerdi. Mutfağın her yeri tuşu suyu ve sarımsağa bulanmıştı. Bu koku dedikleri gibi kırk yıl çıkmazdı mutfaktan.
Ne yapacağını tam olarak kestirememişti ama saksıyı çalıştırıp bu işten kurtulmanın yolunu bulmalıydı. Parmaklarının üzerinde koşarak evi kolaçan etti önce. Allahtan kimse uyanmamıştı. En iyisi salağa yatıp olaydan hiç haberi yokmuş gibi evi terk etmekti.
Turşu suyuna bulanmış giysilerini çıkarıp çöp poşetine koydu ve hemen yenilerini giydi. Kızının babalar gününde aldığı parfümü alelacele üstüne boca ettikten sonra olay anında orada olduğuna dair tüm kanıtları yok etti.
Modemi koltuğunun altına aldığı gibi kapıyı çekip işe gitti. Olan canım sarımsaklara olmuş, hevesi kursağında kalmış yiyememişti.