-Abla şeşene girelim mi biz de?
-Yok b'oğlum sen git oyna. Yok mu gözüne kestirdiğin biri, eşleşirsin belki hem.
-Ya gel işte, senle oynayalım. Sen daha iyi oynuyorsun.
-Yok b'oğlum sen git oyna. Yok mu gözüne kestirdiğin biri, eşleşirsin belki hem.
-Ya gel işte, senle oynayalım. Sen daha iyi oynuyorsun.
Murat çok hevesliydi. Aslında oldukça utangaç bir gençti. Zeynep, şimdi durduk yere bir düğün meydanında çıkıp oynamak istiyorsa ve bunun için kendisinden yardım istiyorsa bir bildiği vardır diye düşündü.
-Hadi kırma kardeşini. Heves etmiş bak.
Dayısı gençlerden birinin geleneğe en ufak bir ilgi duyduğunu gördüğünde mutlu olur, ilgilerini tasdik etmek için elinden geleni yapardı. Artık o da ailenin yaşlılarından sayılırdı ama eskiden meydanlar ondan sorulurdu. Hatta eskiden annesi de çok güzel oynardı. Zeynep, ne zaman bir akordeon sesi duysa annesinin bir köy düğününde dayısıyla oynadığı şeşeni hatırlardı. Hayatı boyunca da bu dansı mı, annesini seyretmeyi mi yoksa annesinin de dans edebildiğini görmeyi mi daha çok sevdiğini ayırt edemedi. Üzerine pek düşünmüş de sayılmazdı aslında. Birçok şeyi katlamadan kaldırmıştı raflara.
Murat cevap bekleyen bir gülüşle başını eğip kafasını Zeynep'e uzattı. Ablası, kardeşinin istediği bir şeyi yerine getirdinde ya da bunu kabul ettiğinde diğer zamanlarda dokunulmazlığı olan dalgalı saçlarını bir eliyle karıştırırdı kedi başı okşar gibi. Bu, iki kardeş arasında bir kabul ritüeliydi. Murat, Zeynep'e kendini sevdirerek teşekkür ederdi.
-Peki madem. Ben ayakkabılarımı çıkaracağım. Sen git hatiyakoya söyle ablamla oynayacağız diye.
Çerkes düğünlerinde danslar hatiyako adı verilen bir yönetici tarafından düzene koyulurdu. Bekar oğlanlar oyuna girmek için sırasını bekleyen kızlar için hatiyakoya haber verir ve o kız meydana çıktığında hatiyako da o genci alırdı meydana. Böylece birbirini gözüne kestirmiş gençler karşılıklı dans etmiş olurlardı. Eşleşmede bir kayma olmasın diye Murat hevesle koşup bildirdi ablasıyla kendisini. Sonra da dönüp Zeynep'i aldı.
Kendilerinden önceki çiftleri biraz seyrettikten sonra sıra onlara geldi. Zeynep yanılmamıştı. Murat sırasını beklerken masalardan birinde oturan bir kıza kaçamak bakışlar atıyordu. Kız dansa kalkmadığı için onunla oynayamayacaktı. Gidip kendisine sorması adetlerine aykırıydı. O da hem kendini göstermenin hem de ablasıyla eşleşerek aklında başka birinin olmadığını bildirmenin yolunu bulmuştu. Yirmilerinin daha başında, orta boylu, beyaz benizli bir oğlandı Murat. Zeynep şimdi bir defa daha fark etmişti ki, alımlıydı da. Şeşen oynamayı bu kadar iyi bilmesine şaşırmış olsa da kardeşinin çocukluktan bir Kafkas dansı oynayarak sıyrıldığına şahitlik ediyordu; içi ısındı.
Kendisi kısa ve hızlı adımlarla geniş bir daire çizdi meydanda. Elleri iki yanında suda süzülür gibi süzülüyordu. Murat ise kollarını iki yana açmıştı. hemen arkasındaydı ve onu kovalar gibi aynı hızda takip ediyordu. Bir tam daireden sonra çevik bir hareketle kendisinden uzaklaşıp zarafeti keskinliğinde gizli figürlerle oynamaya başladı. Zeynep ise daha yumuşak birkaç figürden sonra olduğu yerde bir tur döndü. Bu dönüş sırasında annesinin bakışlarıyla çarpıştı kısa bir an. Bu bakışı tanıyordu. Canı sigara istedi.
Evlenmeden önce annesinin ilaçlarını kontrol etmek, daha doğrusu atlamadan almasını sağlamak onun işiydi. Zeynep evlendikten sonra bu görev kardeşiyle babasına kalmıştı. Bugün ilaçlarını alıp almadığını düşünmesine sebep olan o bakışları kendi tarihinin ilk kırılma noktasında bir kere daha görmüştü.
Birbirini tekrarlayan zarif figürlerle yeniden Murat'a yaklaştı. Murat masadaki kızı başını çevirmek zorunda kalmadan yani kimseye belli etmeden görmek için onu kızın hemen önünde duracak şekilde konumlandırmıştı dansıyla. Zeynep ise olduğu yerden annesinin gözlerinde titreyen ateşi ve ellerini huzursuzca birbirine dolayıp ayırmasını seyrediyordu. "Yok! Kesin içmemiş ilacını! Kahretsin!"
Canı git gide daha çok sigara istiyordu. Düğün salonunun terasına çıkan kapıyı gözüne kestirdi. Eşi ortalıkta yoktu. Çantasında naneli şeker de vardı. Bir tane içse, üstüne şeker atardı ağzına, belli olmazdı. Gerçi naneden nefret ederdi. Hele taze nane! Metrelerce öteden alırdı kokusunu. Mide bulantısı dese değil, nefes darlığı dese değil ama aynı anda ikisinden de biraz bir şey vardı eşlik eden bu nefrete. Hatırladığı en eski anının de aynı böyle bir tadı vardı.
Gözünde canlanan herkes fazla genç, her nesne fazla büyüktü bu hatırada. Demek ki kendisi fazla küçüktü. Anlatıldığına göre babası askere gittiğinde annesiyle birlikte köyde kalmışlardı dedesi ve babaannesiyle birlikte. Birbirinden ölesiye nefret eden üç yetişkinin arasında kalmış taş çatlasın 3-4 yaşlarında bir çocuktu o sıralar. Ailenin hayatta kalan ilk çocuğu ve ilk torunuydu. Kendisinden önce bir kız daha doğurmuştu annesi. Ama doktorlar mikrosefaliyi göstermişlerdi "bu bebek çok yaşamaz" tahminlerine sebep olarak. Öyle de olmuştu gerçi. Sadece gırtlaktan beslenebilen, hiçbir şeye tepki gösteremeyen ve hiçbir dış tepkiden etkilenmeyen, sadece acıktığında alarmı çalan sanal bebekler gibi oyalamıştı bu kız annesini. 4.ayının ortalarında ise doğduğu topraklardan, mezardaki annesinden ve ikinci evliliğini yapıp yeni karısıyla anlaşamayan kızını erkenden evlendiren babasından çok uzaklarda olan bir genç kadına, anne olmakla ilgili neredeyse hiçbir pratik imkanı sunmadan geçip gitmişti bu dünyadan. Geriye "bir sağlam bebek doğuramadın" diyen korkunç derecede cahil birkaç akraba ve hırçınlığı kendi kendini yese de içten içen aynı sebeple kendini suçlayan birini bırakmıştı. O biri, bu talihsiz bebekten birkaç sene sonra Zeynep'i doğuracak ve onu sadece 4 ay emzirecekti.
Hatırladığı en eski zamanlarının geçtiği, dedesi babaannesi ve annesiyle kaldıkları o eski evin küçük bir bahçesi vardı. Bahçenin bir köşesinde de büyük bir öbek su nanesi. Yalın ayak atmıştı kendini yine dışarı. Mevsim yazdı ve bahçedeki düz taşlara basmayı seviyordu. Sıcacık olurlardı. Hele biri vardı ki tam iki ayağı kadardı eni boyu. Bu taşın üzerine çıkar öylece beklerdi güneşin altında. Yalnız o sefer, taşların dibinde, nanelerin arasında hareket eden küçük, parlak yeşil böcekler olduğunu gördü. Oyun arkadaşı olabilirler miydi? Uğurböceklerine çok benziyorlardı ama bunların sırtı hem yemyeşil hem de parlaktı. Daha yakından bakmak istedi. Gözleri sanki yerden çok yüksekmiş gibi dizlerini kırıp yere eğildi. Sayı saymayı bilmiyordu. Sayının ne olduğunu bile bilmiyordu. Ama sonradan hatırlamaya çalıştığında "en az 9-10 tane vardı galiba" derdi.
Bir süre seyretti bu böcekleri. Galiba hoşuna bile gitmişti. Ama birden böceklerin üstünde gri bir lastik ayakkabı belirdi. Ayak tekrar çekildiğinde tüm böcekler ezilmiş, sapsarı salgıları birbirine karışmıştı. Birkaçının saç teli kadar ince bacakları hâlâ hareket ediyordu ama hepsi içleri dışına çıkarak ölmüştü. Başını kaldırıp ayağın sahibine baktı. Babaannesi bir sebeple söyleniyordu. Sanki böcekleri kendisi ezmemişti de ezilen oymuş gibi öfkeli bir yüzü vardı. Zeynep, ne dediğini duymuyordu. Kulakları uğulmaya, midesi bulanmaya başladı. Çok geçmeden taşın dibindeki nanelerin üstüne ağlaya ağlaya kustu.
Az sonra annesi çıktı evden. Babaannesiyle ne konuştuklarını duymuyordu ama bir süre bağrıştılar. Yalnız babaannesinin eve girerken "bu da mı sakat ne. Hem ağlıyor hem kusuyor bak şu bebeğe!" dediğini duydu. Zeynep, annesinin yüzünü bu anısına kadar hiç hatırlamıyordu. Burada gördüğü yüzü ve bakışını ise hiç unutmuyordu. Bir de o nane kokusunu.
Murat masadaki kızı şimdilik yeterince görmüştür diye düşündü Zeynep. Kendi yönünü annesinin o tanıdık bakışlarından çevirmesi gerekiyordu artık. Olduğu yerde bir tam döndü. İçinden ister istemez "bebek bu, ağlar." diyordu.
Murat'a dansı bitirmek istediğine dair küçük bir işaret çaktı. Ama onun henüz durmaya niyeti yoktu. Zaten Zeynep, artık görmüyor olsa da annesinin ellerini yine aynı tedirginlikle birbirine bağlayıp bağlayıp bıraktığını biliyor, gözlerinde hâlâ aynı ateşin yandığını seziyordu. Bu ateşi dibinde ezilmiş böcek ölüleriyla dolu su nanelerinin başındaki o günden sonra bir kere daha görmüştü ve hayatı tam olarak o noktada bu bakış tarafından kırılmıştı.
Yaşıtlarıyla hiçbir zaman anlaşamamıştı Zeynep. Hep biraz çiğ gelirlerdi ona. Ergenlik diye de bir laf vardı o sıralar duymaya başladığı. Arkadaşlarının aksiliklerine ve hırçınlıklarına, evlerinde yok yere kavga çıkarmalarına bu ergenlik dedikleri şeyi sebep gösteriyordu anneleri. Oysa Zeynep arkadaşlarının birçok davranışını aşırı bulur bu ergenlik dedikleri şeye anlam veremezdi. Yine de zaman zaman durup dururken fazladan sinirlenirdi bir şeye elinde olmadan. Herhangi bir şeye. Gerçi, çoğu zaman bunu da belli etmezdi ama bir defasında annesine fena çıkışmıştı. Şimdiki aklıyla düşününce, böceklerin sayısını bile az çok hatırlıyor ama o günkü kavganın sebebini hatırlamıyordu. Yalnız kulaklarına kadar ateş basmıştı, onu biliyordu. O ateş ki, ağzından tek bir avazda çıkmıştı: "seni sevmiyorum anne!"
Bu avaz, sanki ağzında birikmiş bir kandı ve tükürdüğü anda kurtulmuştu ondan. Yere düştüğü anda da fark etmişti ne kadar kötü bir şey olduğunu. Sesi daha odadan silinmeden pişman olmuştu bunu söylediğine ama annesi ona özür dilemek için açık bir kapı bırakmadığı gibi üzerine bir duvar yakmıştı.
"Sevmezsen sevme be. Bayıldım sanki sana. Senin neyin var sanki sevilecek!"
Senin neyin var sevilecek?
Senin sevilecek neyin var?
Senin var mı sevilecek bir şeyin?
Hem, o bile değilse kim?
Birkaç saniye kaldı Zeynep duvarın altında. Her yanı ezildi, kırıldı. Bir yerden taze nane kokusu da geliyordu sanki. Üzerindeki babaannesinin ayağı mıydı, annesinin o alev gibi tutuşmuş bakışları mı? Anlam aramak için doğru enkaz burası değildi. Kendini yerden kaldırdı ve evden koşarak çıktı. Hiç sevmediği bir çocuk parkı vardı yakınlarda. Murat, arkadaşlarıyla birlikte oynuyordu. Kendisi de bir salıncağa oturup seyretti birkaç saat. Sonra hatırladı bu parkı hiç sevmediğini. Böyle zamanlarda sıklıkla uykusu gelirdi. Zaten midesi de bulanuyordu. Eve gidip yatmaya karar verdi. Murat, oyunun en heyecanlı yerindeydi, ablasının çağırdığını duymadı bile.
Yol boyunca "görür o hiç konuşmayacağım onunla. Ama konuşmayacağım seninle de demeyeceğim. Sonra konusmazsan konuşma! Konuşulacak neyin var sanki senin der." diye telkinde bulundu kendine. İnsanın kendini en çok savunması gereken zamanın, saldırmaya en hazır hissettiği zaman olduğunu henüz bilmiyordu. "Görür o. Konuşmayacağım onunla."
Eve vardığında komşu kadının kapıda beklediğini gördü.
-"annen evde yok mu? Zile basıyorum açmıyor." Dedi. Bir de seninle uğraşacak halim yok diye geçirdi içinden Zeynep. Cebinde anahtar vardı nasıl olsa. "Benimle beraber girsin içeri. Hem konuşmak zorunda kalmadan odama geçerim. Daha bile iyi." diye düşündü.
Anahtarı çevirdi, kapıyı açtı. Etrafına hiç bakmadan odasına girdi. Niyeti annesini görmemekti ama annesi onu görmekten en kaçılmaz yerdeydi. Avizeyi indirmiş, yerine bir urgan geçirmişti. Urganı da boynuna takmak üzereydi ki Zeynep kapıda belirmişti. Ne istifini bozdu ne şaşırdı. Zaten gözleri kapalıydı. Açtığında ise Zeynep, yine o bakışları gördü. Kendisini konuşmayacağım onunla diye tembihlediğinden midir bilemedi, ağzını açıp da tek laf edemedi. Odaya girmedi, geri çıkamadı. Nefesini tutmuştu ki o zamandan beri stresli olduğunda nefes almayı unutuyor, ancak nefes açlığı hissettiğinde fark ediyordu nefesini tuttuğunu. Neyse ki komşu kadının salondan yanlarına gelmesi uzun sürmedi. Çığlık kıyamet, indirdi annesini boğazındaki urganı çıkarıp. Yatağın üzerinde oturan annesinin elleri yine aynı telaşla birbirine dolanıp ayrılıyordu.
Murat, yeniden Zeynep'e yaklaşıp başlangıçtaki geniş daireyi tekrarlamalarını sağladı. Diğer davetliler alkışla ritim tutuyor, özellikle Murat'ın coşkusuna eşlik ediyorlardı. Eşi ve babası damada takacakları takıyı arabada unuttukları için kısa süreliğine ayrılmışlardı salondan. Mümkünü yok, onlar gelene kadar bir sigara tüttürmeliydi Zeynep. Böyle gizli saklı iş de yapmazdı ama sağlığı daha normale dönmemişti. Sigara içtiğini görseler yok yere bir sürü laf ederlerdi. O yüzden onlar gelmeden terasa kaçmalıydı. Murat'a sessizce "tamam artık oğlum, yoruldum." dedi. O da nihayet anlamıştı, birbirlerini selamlayarak dansı bitirdiler.
Annesine bir kere daha bakmadan kaçmak isterdi terasa. Gerçi çantası ve ayakkabısı masada kalmıştı. Mecburen yanına gitmek zorundaydı. Ama masaya vardığında annesinin orada olmadığını gördü. Dayısı akrabalarla sohbete dalmıştı. O da buralardadır diye düşündü. Çantasını aldı, ayakkabısını giyip kendini terasa attı. Fakat ne yazık ki o an dünyada köşe bucak kacmak istediği tek kişi de çoktan terasa çıkmıştı. Annesi, ışığın en az vurduğu köşede diğer uçtaki küçük kalabalığın tam aksi yönde şehri seyrediyordu. Yaklaştıkça ellerinin huzursuzluğunu ve bir bacağının korkuluk demirlerine basıyor olduğunu seçmeye başladı. Yine midesi bulanıyordu ve yine nefesini tutmuştu.
Annesinin niyetinin ne olduğunu hem biliyor hem bilmiyordu Zeynep. O günden sonra bunu bir kere daha deneyeceğini çok iyi biliyordu. Hatta bekliyordu. Hayır, umarak değil; ama sizin o tarafa geleceğim, fırsat olursa uğrarım diye haber salmış birinin gelme ihtimalinin bekletmesi gibi bekliyordu bunu. Telefonu ne zaman çalsa, gün ortası veya gece, en olur ya da olmadık zamanda bile yüreği ağzına gelirdi. İlaçlarını aldığı sürece korkusunun yersiz olduğuna güveniyordu ama bazen ilaçları almayı ustalıkla unutuyor ve unutturuyordu annesi. Çok belliydi ki bugün, yine deneyecekti. Ve ne belliydi ki, belki de sadece hava almak için çıkmıştı. Aklı karışsın, telaş yapsın istemedi. Usulca yanına yaklaşıp birkaç adım kala durdu.
-anne?
Annesi sesin nereden geldiğini arar gibi göz gezdirdi etrafta başını çevirmeden. Kahretsin ki, niyeti belliydi.
-gece biraz serin değil mi? Üşümüyor musun?
-cık.
Zeynep sadece konuşmasına yetecek kadar nefes alıyor, aldığı nefes de tir tir titriyordu. 10.kattalardı ve dünyada yalnız kalmak isteyeceği son kişiyle karşı karşıyaydı.
-Hatice teyze seni soruyordu. Gel gidelim.
-...
-ha anne?
Bir adım daha attı. Bir adım daha atabilse belki tutabilirdi. Ve bu belki yüzünden annesi korkuluklara dayadığı ayağının üzerine çıktı. Bir ayağı boştaydı, diğeri yere değil korkuluğa basıyordu. Korkuluğun demirleri kasıkların hizasındaydı. Bu, bir çeşit "yaklaşma!" tehdidiydi. "Senin neyin var sevilecek?"
Zeynep, tehdidi gördü ve olduğu yerde durdu. İstemsizce yapıştığı çantayı yere attı. Elleri şimdi boş kalmıştı; buz gibi.
Annesi başını yarım kademe döndürdü. Ağlıyor muydu?
Zeynep, annesinin ağladığını ikinci kez görüyordu. Tüm hayatı boyunca sadece ikinci kez. İlki kendisi ölü bir bebeği doğurması gerektiğindeydi. Doğumhaneden odaya alındığında onu ağlarken bulmuştu. Zaten o da hayatında ilk defa canı acıdığında o zaman "anne" diye ağlamıştı. Ve bu ilk, verilen sûni sancının 7.saatinde "ben anneme haksızlık ettim." diye bağırtacak kadar hazırlıksız yakalamıştı onu. İkinci kez ağladığını ise şimdi görüyordu. Kıyamet kopacaksa, şimdi tam zamanıydı.
-anne gelsene buraya! Başın döner bak.
-babanlar geldi mi?
-geldiler. Bulmuşlar takıları. Arabada kalmış. Seni bekliyorlar. Hadi.
Başını yeniden karşıya çevirdi. Birkaç saniye nasıl eğilip bükülür de günlere dönüşebilir? Bunu sergiler gibiydi. Derin bir nefes aldı. Verdi. Yutkundu; kim bilir neleri yuttu. Göz ucuyla aşağı baktı. Çok karanlıktı. Başı döner gibi oldu. Boşluktaki ayağını hızlıca yere indirdi. Vazgeçmişti.
Zeynep odanın girişinde beklediği günkü gibi duruyor, ne gidebiliyor ne gelebiliyordu. Ne konuşuyor ne de nefes alıyordu. Zaman katı bir nesne gibi boğazında kalmıştı. Annesi gözlerini sildi. Ellerinin huzursuzluğu dinmiş görünüyordu. Gözlerindeki ateş, göz yaşıyla mı akmıştı? Kendine birkaç saniyede çeki düzen verip "hadi" dedi. "Bekletmeyelim o zaman."
Hiçbir şey olmamış gibi yanından geçip salona geri girdi annesi. Her şey yeniden ve o an orada olmuş gibi çakılıp kaldı Zeynep. Kasıkları bile yeniden sancılanıyordu ama nefes almadığının farkında bile değildi.
Annesi salona girerken Selim Zeynep'i aramak için terasa çıkıyordu.
-hah, anne. Zeynep'i gördün mü?
-orada. Sıkılmış biraz.
Annesinin işaret ettiği yerde Zeynep'i gören Selim, halinden bir terslik olduğunu anladı. Koşarak yanına geldiğinde dudaklarının morardığını karanlıkta bile seçebildi. Hafifçe sarsıp bir iki kere seslendi. Ama Zeynep kulaklarının uğultusundan onu duymuyordu. Fena halde de midesi bulanıyor, burnuna değil ama aklına nane kokusu geliyordu. Telaşı palazlanan Selim, biraz daha kuvvetle sarstı bu kez karısını. Yüzünü avuçlarının arasına alıp kendi yüzüne bakmasını sağladı. Sonunda Zeynep, boğazına takılan zaman aşağı inmiş gibi ani ve derin bir nefes aldı. O kadar güçlü bir nefesti ki hemen arkasından kusmaya başlayınca kaburgaları kırılacak sandı. En azından kasıklarındaki sancı yer değiştirmişti.
Yarım saatten fazla sürdü kendine gelmesi. Olanı biteni anlattı Selim'e. Korkulukların dibinde dizlerini karnına çekmiş otururken uzun uzun ağladı. Akordeon sesinden onu duyan da yoktu zaten. Arka arkaya 4 sigara içti. Başka zaman olsa itiraz ederdi Selim ama bu kez karışmadı. Sonunda ayağa kalktı. Az önce annesinin yaptığı gibi kendine bir çeki düzen verdi. "Hadi" dedi. "Bekletmeyelim."