Sanatta Kadın ve Kadında Sanat

En başta söylemeliyim, bu yazı 54 yıl önce bugün ölen Furuğ Ferruhzad'ın ardından yakılmış bir ağıttır. 

13 Şubat 1967.
İranlı "kadın şair" Furuğ'un,
İranlı "kadın yönetmen" Furuğ'un,
İranlı "kadın oyuncu" Furuğ'un,
Dünyada kadın olmakla "hadsiz" kılınmış ve
Dünyada kadın olmakla "isyankar" olmuş Furuğ'un bir araba kazasında ölüverdiği gün. Üzerinden yıllar geçince her şeyin biraz masalsılaşmaşına karşın,
"Belki de gerçek o iki genç eldi."* 

Şahsi tarihimde Furuğ'a ilk denk geldiğim zamandan beri, cesedinin 13 Şubat 1967'den 15 Şubat 1967'ye kadar cenaze namazının kılınması reddedildiği için bekletilmiş olmasıyla üşüyorum. Gülüşü fotoğraflarda, soluğu anılarda ve sözü kağıtlarda kalan herkes elbette günler geçirebilir morgda. Öyle ya, "Morgun düşüncelerini şişmiş cesetler yazar."**

Ama bu işte başka bir şey var. Bu işte zehirli, irinli, hastalıklı bir erk var. Bu işte, sanatı kadından/kadını sanattan; göğü kuştan ayırır gibi ayıran bir cahillik var. Ve bu yalnızca İran'da ya da yalnızca Furuğ'un yaşadığı zamanda değil her zaman ver her yerde olan, olmakta olan ve ne yazık ki olmaya devam edecek olan bir şeydir. 

Sanatın her dalından ve dünyanın her yanından en az 1 kadını, o sanat dalına ait olamayacağı gerekçesiyle dışlanmasıyla, engellenmesiyle, gerçek ve mecaz anlamda taşlanmasıyla örnek gösterebiliriz. Furuğ, tek başına buna bir örnek olmak için fazlasıyla kadın, fazlasıyla sanatçı ve fazlasıyla taşlanmış olsa da mesela Afife Jale'yi de anmalıyız. Hatta ölmüş hayalleri arasında sanatın çiçekli mezarı bulunan her kadın kendini bile sayabilir. 

Sanat, tarihi net bir zaman veya olayla sabitlenemeyecek kadar geriye dayanan ve bu yüzden insanlıkla aynı yaşta kabul edebileceğimiz bir "şeydir." İnsanın varlığıyla yaşıt bir şeyi sınıflandırması ve bunu cinsiyete göre sınırlandırmasına ne demeli peki? 

Kadının estetik nitelikleri, estetik niteliklere sahip olan diğer her şeye benzemesinin beklenmesine neden olmuş olmalı. Ben hiçbir erkeğin bir çiçeğe veya bir kuğuya benzetildiğine rastlamadım. Oysa şiirde, tiyatroda, sinemada, gösteri sanatlarında ve hatta günlük yaşamda güzel bir kadın güzel bir çiçeğe, zarif bir kuğuya vb benzetilir durur. Ve belki de estetik açıdan uyuştuğu bu hareketsiz, sessiz, katılımsız şeylere bu özellikleri bakımından da benzemesi beklenir. Kadının "çok konuşması" bir erkekten duyabileceğiniz şikayetlerin en başına gelmez mi? Çünkü çoğu muhtemelen su verilmesine muhtaç, nazlı, güzel, yalnızca onunla ilgilenildiğinde karşılık veren(hoş kokan) ve yalnızca onun görebileceği bir çiçek olmasını beklerdi kadınların. Fakat bu beklentilerin dışına çıkan, davranan, devinen, konuşan, girişen çünkü hisseden, çünkü yaşayan kadın derhal koparılmak istenir. Tiyatro sahnelerinde, sinema perdesinde, şiirde sadece erkeğin dile getirebileceği kabul edilmiş şeyleri söyleyebilen kadın; yahu onu da geçiniz sokakta yüksek sesle gülen kadın, estetik niteliklerini paylaştığı bir çiçeğin hareketsizlik yasasını çiğnemiş olur. Erkin hakim olduğu hiçbir toprak, böyle bir kadının köklerini kendi içinde yaşatmaz. Yaşatmadı da... Furuğ, estetik niteliklerini paylaştığı ve adının manası olan ışığın hareketsizlik yasasını delik deşik etmişti. Aşk, şehvet, şefkat, özgürlük, öfke, özlem, heyecan, istek gibi duyguların hissedilebilmesi ayırt edilmeksizin insana özgü iken, bunların ifade edilmesinin yalnız erkeğe serbest kılındığı yerlerde karanlık, "ışığa" tercih edilir. Edildi de... 

Furuğ'un, hayatı boyunca verdiği varlık mücadelesi kendisini sanata dahil edebilme çabası olarak görülür. Oysa onunki kendisini hayata dahil edebilme çabasıdır. Bu çaba, onu bir evlattan, dönemdaşı çoğu kimseye göre onurundan, hatta zaman zaman yaşama sevincinden mahrum bırakmıştı. Ama, durmaksızın yağan karın altındaki o iki genç elin bir çiçeğe, bir kuğuya, bir ışığa benzemekten çok daha fazlasını yaptığını biliyoruz. O iki genç elin, 2 gün boyunca toprağa bile layık görülmemecesine morgun düşüncelerini yazdığını biliyoruz. Adını tanımlayan unvanlarının başına hâlâ "kadın" yazılsa da onun kadın olmakla güçsüz kılındığını değil, aksine kadın olmakla kendi kendini güçlü kıldığını biliyoruz. Onun, şiirlerini okuyan herkesin sanatında, kadın oluşunda, anneliğinde, aşkında, öfkesinde, arzularında; insan oluşunda mevcut bulunduğunu biliyoruz. 

Onu bir yangın yerinde, ölmüş dikenli gövdeler arasında açan bir çiçeği sever gibi seviyor ve özlüyoruz.

Şiirlerinden Alıntılar:

* İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına

** Yalnız Sestir Kalan



Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski

About