Hayatımda kontrolüm dışında gelişen her şey, her daim rahatsız etmiştir beni.
Bu rahatsızlıkların en başında da planladığım seyrin dışına çıkan zaman gelir, aslında gelirdi. Fazlasıyla dakik ve buna takıntılı bir birey olarak yıllarımı geçirdim. Attığım her adımı bir takvime bağlamak ve ona bağlı kalmak en büyük vazifemdi.
Otobüse, servise bineceğim dakikadan tutunda yemek yapmak ve yemek için ayırdığım zamana kadar her şey için bir çerçeve belirlerdim ve bu çerçeveyi bozan her şeyi düşman ilan ederdim. Bunun spontane gelişen aslında keyif alabileceğim bir gezi, çat kapı gelen sevdiğim bir misafir ya da ani bir kararla gerçekleşen bir toplantı olması durumu değiştirmezdi. Yaşamayana belki komik belki şaşırtıcı gelecektir ama yıllarımı böyle geçirdim.
Bu durum iki veledin hayatıma ansızın dalışına kadar tekrar etti. Benim özene bezene çizdiğim çerçevelerimin diplerine ne vakit patlayacağı belli olmayan küçük dinamitler yerleştirildi. Her günü her dakikası hemen hemen belli olan hayatıma uzaktan el sallamak beni uzun süre perişan etti. Bebelerin ateşlediği bu isyanı söndürmek için çok çaba sarfettim.
Mantık çerçevesinde mutabık kaldığım, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı fikri zihnimi yine de paramparça etti. Ve sürekli belirsizliğin hüküm sürdüğü bir coğrafyada sadece ayakta durmaya çabalamaktan öte geçemediğim birkaç aydan sonra yardım almaya karar verdim. Yaşadığım ruh fırtınasından kimse nasiplenmeden, kendim için değilse bile bebeler için bu sorunu çözmeliydim.
İlk başlarda durumu uzun süren bir lahusa depresyonu zannetmiştim. İnternette insanlar yaşadığı benzer sorunlardan bahsediyordu. Eski hayatımı özlüyorum, kendime zaman ayıramıyorum, dışarı çıkamıyorum arkadaşlarımla görüşemiyorum gibi gibi. Fakat benim dışarı çıkmak, biriyle görüşmek, film izlemek gibi dertlerim yoktu. Bebeler yokken de ben bunları yapan biri değildim.
Benim sorunum bunların çok ötesindeydi. Bebelere sonsuz şefkat veya hizmet sunmak beni rahatsız değil aksine mutlu ediyordu. Bu problem zaten çözmeyi ertelediğim kemikleşmiş bir problemdi. Tek derdim akışı yeniden bir çerçeveye oturtmak ve ona sadık ilerlemekti. Tabii bunu beş altı seans sonra fark edebildim. Hayatımın bir köşesine pusu kurmuş sürekli tırtıklayan o nesneyi rehberimle birlikte sonunda bulabilmiştim.
İşte bundan bahsediyorum.
Yanlış görmediniz ahşap eski bir saat. Çocukluğumun kapalı kapısını aralayınca arkasından bu saatle olan teşrik-i mesaîm çıktı. Bu resmi internetten buldum. Ama bu saate çok benzer bir saati uzunca bir süre izlemekle ve onunla oynamakla geçti çocukluğumun uzun bir dönemi.
Çocukluğumun on iki yılı, iki oda bir mutfak bir evde yaşayan nenem ve dedemle geçti. Mücbir bazı sebeplerden onlarla birlikte yaşadım o on iki yılı. Sadece iki sofa, perdeler, halı ve duvarda resmin benzeri bir saatin olduğu o odada yıllarım geçti.
Çocukluğuma dair en çok hatırladığım saniye çubuğunun durmadan tık tık hareket etmesi, akrep ve yelkovanın sessiz ve çaresizce ona eşlik etmesiydi. Her harekette sallanan topuzu izlemek ve saatle ilintili oyunlar üretmekse beynimin bana verdiği sürekli görevdi. İki yaşlının güdümünde oynayabileceğim tek ve en afilli oyuncak buydu.
Ve yıllar sonra çok gönüllü olmasamda onu kırıp karanlık bir kuyuya atmak zorunda kaldım. Vedaları pek sevmem ama bu veda bana çok iyi geldi.
Daha önce de dediğim gibi geçmişinize dokunmaktan çekinmeyin, o iyileştiği zaman iyileşeceksiniz.