Son kez kapattılar kapıyı içerden.
Hepi topu bir oda, bir banyo, bir mutfak küçük sevimli bir ev. Soğuk bir iklimin en sıcak köşesi.
Küçük koridoru ağır adımlarla geçip odaya yöneldiler.
Bu oda, çok güzel anılara sahiplik etmişti, tam altı koca yıl. İki eski tekiş yatak niyetine kanepe,bir elbise dolabı, yırtık pırtık bir halı, bir masa, neyi düğü belirsiz perdeler. Hiçbiri yoktu şimdi. Uzuvları tek tek kopup gitmişti evin, can çekişiyordu sanki.
Oysa bazen bir curanın gamlı tıngırtıları eşliğinde şarkılarını, şen kahkahalarını, yerli yersiz telaşlarını, dertlerini, aşklarını ağırlamıştı.
Derin bir iç çekip bakındılar son kez.
Soldaki duvarda, tuvalinde kuş bakışı bir şehir manzarası olan tablonun izleri duruyordu. Bir sonbahar esintisiydi bu tablo hem neşe hem hüzünden bir parça vardı bağrında. Uzun uzun bakıp yeni şeyler keşfederlerdi bazen. Evler, caddeler caddelerde insanlar. Herbirine bir hikaye uydurmak en sevdikleri eğlenceydi.
Hemen duvarın dibinde, tablonun gölgesinde altı kişilik bir yemek masası vardı. Eski eşyalar satan bir dükkandan almışlardı. Sandalyelerin ayaklarını defalarca tutkalla yapıştırmışlardı kırık döküktü hepsi. Sonraki kimin altında kırılacak diye az iddiaya girmemişlerdi.
Altı kişinin yolları hiçbir zaman kesişmemişti ama keyifli sofraları taşımıştı bu masa. Gösterişsiz ama keyifli. Kuru bir ekmeği, bayat bir bisküviyi, kalan az sayıda zeytini, peyniri bölüşmüşlerdi. Çok makara dönmüştü bu masada. Sınav üstü az piştiyle batağa gömülmemişlerdi. Ara sıra tenis bile oynarlardı üzerinde.
Birkaç adım attılar, karşıdaki pencerenin önünde durdular bu defa. Son defa manzaraya bakmak için konuşlandılar karşılıklı. Şehrin en güzel manzarasıydı onlara göre. Hakim bir kartal tepesiydi. Hafta sonları masayı buraya çeker uzun uzun kahvaltı eder bir demlik çayı hiç ederlerdi. Karşı tepelerde ki gecekondulara şiirler bile yazmışlardı.
Kar yağınca derin bir sessizliğe gömülürdü ortalık. Işıl ışıl olurdu tepenin etekleri. Bodur ağaçlara konan kuşların cıvıltıları eşliklik ederdi şafaklara. Çıkıp çılgınlar gibi kar topu oynar sonra da saatlerce ısınmaya çabalarlardı. Odun alacak parayı zor bulurlardı. Bakkalın attığı kartonları bile topluyorlardı.
Mutfağa döndüler yüzlerini bu defa. Memleketten koli geldi mi dünyanın en güzel yeri oluverirdi. İki genç irisi tek lokma kalmayana kadar hüpletirdi pastaları, börekleri. Çok kıymetliydi her zaman ellerine düşmezdi.
Tavanda yine memleketten getirdikleri turşunun patlama izleri duruyordu. Arada hatırlar gülme krizine girerlerdi. Herbiri ayrı takımın parçası tabaklar, bardaklar kırık dökük raflarda yer sahibiydi. Tezgahın üzeri dolmadıkça, kullanacak kap kacak kalmadıkça bulaşık kimsenin derdi değildi.Sırası belliydi kimse çamura yatmazdı.
İşte bitmişti, kalan son şeyleri toplayıp kapıya yöneldiler tekrar.
Veda zamanıydı. Kimseden ses çıkmadı, konuşan dökülecekti belliydi. Çok vedalaşmışlardı ama bu başkaydı. Hiç kavga etmeden, darılmadan, kırılmadan bitirmişlerdi altı koca yılı. İlk ve son defa sıkıca sarıldılar.
"Vedalaşması bu kadar zor bir şeye sahip olduğum için ne kadar şanslıyım."
***************************
Efendim, bu hafta eşimin üniversitede aynı evi paylaştığı Okan geldi bize. Dün bizde kaldı. Sabaha kadar anıları yad ettiler karnımız ağrıyana kadar güldük eğlendik. 14 yıl geçmiş aradan. Kocaman 14 yıl. Hayat insanları bir tarafa savurup duruyor dün yazmıştım zaman yiyor her şeyi. Ama yiyemediği kaybedemediği bir şey varsa böyle sağlam dostluklar. Canım Okan ve Hatice'nin anısına olsun bu öykü. Sevgilerimle...