Buğulanmış camı elleriyle silerek küçük bir seyir alanı açtı kendisine. İnceden başlamıştı kar. Yılın ilk karıydı küçük bir çocuk gibi neşeyle doldu içi.
Tanrım!
Bu ne müthiş bir manzaraydı. İnceden yağan kara sokak lambasının altında dans eden genç bir çift eşlik ediyordu. Heyecanla çarptı kalbi, daha büyük bir yer açtı camda. Aşkı resmeden güzel bir kareydi bu izlemeğe değerdi. Hayat her gün böyle sürprizler yapmıyordu.
Kar tanelerinin belirli belirsiz çıkardığı melodi bu iki vücutta can bulmuştu sanki. Omuzlar dik, başlar hafif yukarıda kendinden emin rahat adımlardı bunlar. Erkek kadını güvende hissettirecek şekilde kucaklayıp yön veriyor, kadında keskin adımlarla aksını bilerek takip ediyordu. Bir tangonun figürleriydi bunlar.
Müziği kulaklarını okşamıştı bile ruhu şenlenmişti. Sandalyesini kapıya doğru yöneltti hızlı hızlı çevirdi tekerleklerini. Sekiz yıl önce bir trafik kazasına feda etmişti bacaklarını. Ağır hasarlı arabadan, omurgasında bir sürü kırıkla kurtarılmıştı. Yıllarca tedavi görmüş çok eziyet çekmişti.
Yine de hiç küsmemişti hayata. Daha sıkı bağlanmıştı, işini gücünü bırakmasına engel olamamıştı bu kaza. Kimya mühendisiydi, günün yarısı hala laboratuvarda geçiyordu.
Sayısız önemli çalışmaya imza atmıştı. Makaleleri yurt dışındaki bilim dergilerinde yayınlanmaya devam ediyordu. Alanında başarılı bir bilim insanıydı.
"Saliha iki çay kap gel kar başladı, manzara da lebi derya" diye seslendi yardımcısına.
Aslında yeğeniydi Saliha. Annesi ölünce yanına sığınmıştı. Bakıma ihtiyacı da vardı zaten. Dört yıldır yanındaydı. Sağolsun her hizmetini eksiksiz görürdü. Buna rağmen çok zordu salihayla yaşamak.
Sabahtan akşama söylenip duruyor, hiçbir şeyden memnun olmuyordu. Yaptığı bu şikayet zincirinin aslında kendini nefessiz bıraktığından bihaberdi. İnsanın tüm enerjisini, neşesini vakumlayan bir süpürge gibiydi. Uçan kuşa kulp takar hiçbir şeyi beğenmezdi.
Bir defa bile içten gülümsediğine, bir şeyi sevdiğine şahit olmamıştı. Hayata mutsuz olmak, etrafındakileri de mutsuz etmek için gelmişti bundan zevk alıyordu. Onunla aynı fikirde olmanız bile soğutmuyordu içini, söylenip duruyordu.
Karıncalarla bile kavgalıydı. Tepeden tırnağa hayat dolu ruhunu ezip büzüyor, zevkine keder veriyordu. Başkası olsa çoktan kapıya koyardı da, dayı yüreği işte kardeşinin emanetiydi kıyamazdı.
Vaktinde bir subayla nişanlamışlardı bunu. Çocuk ailesine kazan kaldırıp evini terk etti bununla evlenmemek için. Öğretmen çıkacaktı saliha iki yıla, o olaydan sonra okulu falan hep terklemişti. Eve kapatmıştı kendini çocukluğunda da böyle nemrutun tekiydi de olaydan sonra iyice fıttırmıştı.
Halbuki Sema öyle miydi. Neşeli cıvıl cıvıl bir kızdı. Yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmazdı, saatlerce sohbet ederdi onunla, kuşlarla, çiçeklerle. Saliha'nın aksine o da etrafına ışık saçmaya gelmişti dünyaya.
Ailesi okumasına izin vermemişti. Yine de boş kalan zamanlarında kitap dolabında ne bulursa alır hevesle okumaya çalabalardı, kendini yetiştirmişti. Tesadüf bu ya onu da bir subay kapmıştı, evlenip gitmişti sema. Bazen "nedir benim bu subaylardan çektiğim" diye kızardı.
Nihayet elinde bir bardak sütle geldi Saliha. Sandalyesinin tekeri tutukluk yapmıştı kalmıştı yolun ortasında. Bir hışımla bir attı sütü sehpaya .Söylene söylene itip kalktı tekerleri.
Daha ağzını bile açamadan;
"Aman dayı ya mahfetmişsin camı daha dün sildim..."
Sütü hızlıca kafaya dikti istikamet yatak dedi. Bu manzaranın tadı kaçmamalıydı. Aman çocuklar Salihalardan uzak durun açmayın kapıyı onlara.