Gerçi buranın gerçekten evim olduğunu anlayan olmadı daha. Her gün ve her gece bu koca hastanede yerleri siliyorum. Bir gün kardiyoloji polikliniğindeyim, gecesinde KBB. Ertesi gün ortopedi, sonra yoğun bakım derken herkesin gözünün önünde ama kimseye fark edilmeden yaşayıp gidiyorum burada. Aha, 3 sene olacak neredeyse. Daha biri seni işe kim aldı, kimlik kartın nerede diye sormadı. Anlamadılar. Görmediler ki anlasınlar. Görünmez oldum ben. Görselerdi rahat bırakmazlardı.
Çocuk Esirgeme'den 18 yaşıma gelince gönderdiler beni. Büyümüşüm, öyle dediler. Üniversiteyi kazanamasaydım biraz daha kalırdım gerçi. Ama kazandım. Daha doğrusu bir bölümü tutturdum. Tutturdum da sevemedim ki. Halkla İlişkiler dediklerinde başta ilgimi çekmişti. "Yurt da çıkar hem kalacak yerin olur. Yaz sen bu bölümü" dediler, yazdım. Sonra okul başladı. Başlarda fena değildi de kimseye ısınamadım. Kimse de bana ısınmak istemedi. Orada da görmediler beni. Ama ben görüyordum. Sandıklarından fazlasını görüyordum hem de. Gruplardan oluşan bir çemberin tam ortasında oturur sayılırdım. Kim kimin ardından kuyu kazmış, kim kimi kandırmış, kim kimi sevmiş, kime kafayı takmış; hangi hoca hangi asistanla, hangi asistan hangi öğrenciyle düşüp kalkmış hepsini bilirdim. Onlar bilmezdi bildiğimi. Görmezlerdi.
Baktım ki olmayacak böyle, sınavdan sınava gider oldum okula. Arada yoklamadan kalmayayım diye devamsızlığı da takip ederdim ama yine de 3 dersten kaldım devamsızlık yüzünden. Hadi ikisi neyse, ben gitmek istemedim o ahlaksızın dersine ama birinden yanlışlıkla kaldım. İlk seneydi daha. Ranzamın alt katında yatan çocuk haz etmediydi benden. Uykuyla aram hiç iyi olmadı. Herkesten sonra uykuya dalar, parça parça uyur, herkesten de önce uyanırım. Yattığım yerde dönüyorum tabi biraz. Hüseyin kaç kere tekmeledi ranzayı "bi uyutmadın lan!" diye. Ama asıl ondan değil, bir gece hepimiz uyuduk sandığı bir vakitte sevgilisinin arkadaşıyla telefonda konuşurken duymuştum onu. Ondan kızgın bana. Sevil de Cansu da benim sınıfımda. Cansu'nun hiçbir şeyden haberi yok ama benim var. Uykusuzluk işte, bir bir duydum Hüseyin'i Sevil'le fingirdeşirken. Telefonu kapattıktan sonra ben yine dönmeye başlayınca uyanık olabileceğimi hatırladı. Bir kerecik seslendi usulca "Hüseyin" diye. "Hı?" dedim ses etmedi. Ama o zamandan beri öldürmek ister beni sanki. Ne Sevil'den ne Cansu'dan, ama benden kurtulmak isterdi. Bir kere "köyüne dönsene sen lan" dedi ama bilmiyordu ki benim köyüm de yok köylüm de. Hayat işte. Ben Hüseyin'in çapkınlık numarasını fark ettim o da benim görünmezlik numaramı. Bana bakanlar arasında beni bir tek o gördü, yanlışlıkla parmağımı gözüne soktuğum için. O da gördüğü bir böcekmiş gibi ezmeye çalıştı beni. Birkaç kere dolabımı patlattı. Yorganımı, yastığımı sakladı. Kapıyı üzerime kitledi. Şikayet ettim, etmez olur muyum? Ama Onur ve Nuri'yi de tembihlemiş. "Hakan, Hüseyin'e kafayı taktı, iftira atıyor" dedirtmiş. Kimse bir şey yapmadı. Kimsenin bir şey yapmayacağını biliyordum. Kimsenin bir şey yapmadığını ve yapmayacağını bir kere daha anlayınca da sustum. Ama bir sabaha karşı, tuvalete gidip geldiğimde yatağımın ayak ucuna kırık cam parçaları koyup yorganı örtmüş. Başta yatağa yine su döktü de ayaklarım ondan ıslandı sandım. Kesiklerin farkına varana kadar acımadı bile. Fark edince ise birden acımaya başladı. İnsanın acının farkında olması daha tesirliymiş meğer acının kendisinden.
O gün son devamsızlık hakkımın kaldığı derste yok yazıldığım sırada benim ayaklarıma dikiş atılıyordu hastanede. Ve o gün Sema Abla'nın dediğini hatırladım. Daha birkaç günlük bir bebeği getirmişlerdi bir keresinde. Çok geçmeden bir aile bebeği evlat edinmişti. Zaten küçükleri alan çok olurdu. Kadınla adamın giyiminden kuşamından varlıklı insanlar olduğu da belliydi. Onun üzerine Sema Abla "her şerde bir hayır vardır." demişti. Bebek terk edilmeseymiş böyle iyi aileyi nerede bulurmuş, başına talih kuşu konmuşmuş. Benimki o bebeğinki kadar büyük bir "talih kuşu" değildi ama, bu olaydan sonra Hüseyin'i attılar yurttan. "Şaka yaptık, o da bize yapardı böyle şakalar" falan demiş odadakiler ama "ya ayağının kesildiğini fark etmeseydi, ya bir damara falan gelseydi de uyurken kan kaybından ölseydi. Nasıl hesap verecektik biz polise? Uğraş dur!" demiş müdür. Hem cahil hem korkak. Ama sonunda göndermişti Hüseyin'i. Gerçi asıl talih kuşu Hüseyin'i alıp götürerek değil bana yeni bir iş ve kalacak yer bularak göstermişti hünerini. Ben hastane odasındayken iki hemşire kendi arasında konuşuyordu.
-Koridora kusmuş biri ya. Temizlesinler onu. Cevat'a söyledim, tamam abla temizletiriz dedi. Gülendam Abla'ya söyledim tamam temizler biri dedi. Duruyor hâlâ. Sen tanıyor musun temizlikçilerden birini onlara söyleyelim?
-Yok vallahi tanımıyorum. Bir gördüğümü bir daha görmedim ki zaten. Poliklikler arasında dönüşümlü mu çalışıyorlar nedir? Bir görünüp bir kayboluyorlar. Katlar desen hıncahınç. Temizlikçi mi arayacağız şimdi. Biri temizler illa ki.
-Aman temizlesin de kim temizlerse temizlesin artık.
"Temizlesin de kim temizlerse temizlesin."
Tam olarak bu anda "gerisi sende" der gibi, kucağıma bir tüyünü bırakıp gitti talih kuşu. "Temizlesin de kim temizlerse temizlesin." E iyi madem, ben temizlesem?
Birkaç gün ayaklarımın üstüne basamadım. Ranzada yukarı çıkmak zor olacağından Hüseyin'den boşalan kat benim oldu. Birkaç gün kendi kendime planlar yaptım. Kurdum, bozdum. Bozdum, yeniden kurdum. Madem her yerde olup kimsenin görmediği biriyim ve madem koskoca eğitim ve araştırma hastanesindeki temizlik görevlilerinin iş tanımı da bu; bir üniforma giymeye bakar iş dedim. Yine de usûlünce olsun diye başta gerçekten iş başvurusunda bulunacaktım. Ama koridordaki kusmuğu silmek için bile sözü geçen bir tanıdık sahibi olmak gerektiğinden boş verdim. Zaten birkaç yerden burs alıyordum. İyi kötü kalacak yerim de var. Bana lazım olan şey insanların arasında, ama onlara değmeden yaşayıp gitmekti. Her zaman olduğu gibi gözlerinin önünde olmak, ama görünmeden yaşamak. Ayaklarının dibinde, başlarının arasında, biraz önlerinde, hemen arkalarında olmak ve bunu yaparken onlara gözlerimi dikip baksam bile fark edilmemek.
Ayaklarıma iyileştikten sonra, gidip bir kat temizlik görevlisi üniforması aldım kendime. Her gün yaptığım bir şeymiş gibi hastaneye girdim. Bir süre temizlik görevlilerini izledim. Nereden ne alıyorlar, nerede ne yapıyorlar öğrendim. Üniformamı giydim ve aralarına karıştım. Onlar ne yapıyorsa aynısını hatta biraz fazlasını yapmaya başladım. Ben daha az oturuyor katlar ve poliklikler arasında daha fazla dolaşıyordum. Bir hafta dolmuştu ki yeni ayın nöbet çizelgesini asarken gördüm görevlilerden birini. Yanında biri daha vardı ve yanındakine "senin giriş işlemin daha bitmediğinden listede adın yok. Bir sonraki ay seni de yazarım listeye kaydını alayım da." diyordu. Hah, dedim fırsat bu fırsat.
-Pardon hanımefendi. Ben de yeni başladım da. Benim de adım yok galiba listede. Ne yapmalıyım?
-Sizi Feyruz Bey mi gönderdi?
-Evet.
Hayır. Feyruz diye birini ne o zamana kadar ne de ondan sonra tanıdım ama, hiç bilmeden torpil yapmış oldu bana.
-Sizin de kaydınızı alayım o zaman. Yeni listeyi hazırlarken sizi de yazarım. Adınız neydi?
(Tanışmadık ki. Adımı biliyormuş da unutmuş gibi değil "Adınız nedir?" demeniz lazım.)
-Hakan İşbilir
3 senedir hastanede ilk ve son kez adımı o gün söyledim birine. Kimse sormadı. Zaten sorsalar yine "adınız neydi?" diyecekler muhtemelen. Sanki tanışmışız gibi. Ama hiçbiriyle hiç tanışmadık aslında. Sonraki ay ve sonraki diğer aylarda hazırlanan listede gerçekten de adım vardı. Hastanenin nöbet listesinde görünen ama resmen personeli olmayan bir temizlik işçisi olarak o zamandan beri çalışıyorum burada. Çoğu zaman burada uyuyorum hatta. Haftada birkaç gün yurda gidiyorum. Her dersten devamsızlık hakkımı sonuna kadar kullanıyorum. Sınavlara az buçuk çalışıyorum, daha hiçbirinden sınav notu yüzünden kalmadım. Dahası, halkla ilişkiler denilen şeyin hasını burada talim ediyorum.
İşte, yoğun bakımın kapısı usulca açıldı mesela. Birazdan hasta bakıcı Cevat elinde bir market poşetiyle gelecek. "Berfo Zengin!" diye bağıracak. Yakınları ağlaşıyor koridorda. Biri duyacak Cevat'ı, yanına gidecek. Beyaz zemine kırmızı çiçekler olan uzun bir pijama ve beyaz bir yazmayı alacak market poşetinin içinde. Bir baştan bir ağıt daha başlayacak. Cevat anlamayacak. Kendi ana dili Berfo Zengin'in dili olmadığından değil, baktığını görmediğinden anlamayacak. Bazen kulaklarıyla değil gözleriyle duyar, aklıyla değil yüreğiyle anlar çünkü insan. Cevat duymayacak, görmeyecek. Hüseyin yüksek dozdan öldüğünde de duymamıştı o. Ben duymuştum. Ben görmüştüm. Beni görmediler ama. Beni hiç görmezler.