Birileri bahsetmeli. Birileri bir kere daha ve daima Gülten Akın'dan bahsetmeli.
Dursa ne olur birileri ince şeyleri anlamaya?
Kara saçlar kesilince ya, bilse birileri n'olacağını?
Usul usul sevmek, birden değil; birden anlaşılsa ya?
Büyüyünce oğullara ne alınacaktı diye sorsa biri; Alucra kışlarında hohlayarak ısıtılmış oğul ellerini mapushane kapılarında bekleyen analara?
Deli kızların çokluğunu, türkülerinin bir'liğini bilse ne çıkar birileri?
Ne çıkar, gitti Gülten.
1933'ün kışında Yozgat'da doğdu derler. Orada çocuk oldu, büyüyünce kadın; büyüdükçe şair.
"Efsane Kaymakam" diye anmışlar eşi Yaşar Cankoçak'ı. Köyle nice sevdiyse bürokrasi onca sevmemiş ki Anadolu'yu dolaşmış durmuşlar. Van'daki, Sinop'taki, Ankara'daki, Giresun'daki, Kahramanmaraş'taki... Anadolu'nun her bir yanındaki yoksulluğu, adaletsizliği, kadını, kadının içten ve dıştan gelen ve her yerdekiyle birbirine benzeyen kederini bu sayede görmemiş olsa sahi, bugün anıyor olur muyduk Gülten Akın'ı şairdir diye? Ama,
"Gülten’i Yozgatlı demesinler bundan böyle
Nerde ölürsem oralı olayım
Doğularda, yolsuz dağların
Soğuk suların başında öleyim."
demişti. Demişti de bilmiştik, yolsuz dağlarda ve kentlerde:
"Sürgündür o kadın hayata sonsuz isyanlarıyla
Git, gidemez. Dur, duramaz. Oysa
İnsanın gidip durmaya belli bir noktası olmalı".
Olmalıydı ya. Bir yerde birine, bir yolla bir derde çare olsun diye öğretmen de olmuş Gülten Akın sürgünlerce, avukat da. Ya şiirden vazgeçmiş mi köylünün davalarına bakarken? Oğlu Murat Cankoçak ve nicesi Mamak Cezaevinde bilinmez ne hallerdeyken?
"Yatağında usul usul akan
Kömürde demirde eriyen can
Kesilen ayak kopan parmak
Kuş şenliği çalı duldası
Karda bir ayak izi
İşlendi bedenimize
Ağlaya ağlaya görmez olan biri
Gören biri, susan biri
Apansız konuşan biri
Patlayan ses, vurulan tay
İşlendi bedenimize
(...)
Artık biz
Onların simgesiyiz
Şiirimiz kente yalınayak girecektir."
Onların simgesiyiz
Şiirimiz kente yalınayak girecektir."
Vazgeçebilir miydi yaşamak derdi böylesi derinine işlemişken? Kimi kitap olmuş kimi dergilerde yayınlanmış kaç yüz tane şiir dökmüş kara saç telleri gibi.
Dört çocuk büyütmüş şiirler yazarken. Ölümünden sonra düzenlenen bir anma etkinliğinde kızı anlatmıştı, çok örgü örerdi diye. Küçülen kazakları söküp "çile" haline getirerek, çilelerden yeni kazaklar ve şiirler örerek büyütmüş çocukları. Yalnız kendi çocuklarını değil, şiirlerinde dört bir yandan nicesini yaşatmış anmayla, duymayla, bilmeyle. Sahi öyle olmasa, bugün anıyor olur muyduk Gülten Akın'ı hala şair diye?
"Bir çocuk şarkı söylüyordu
Dokunan bir şeydi ama neydi,
Şarkı mıydı, sesi miydi, çocuğun kendisi miydi
Çocuğun kendisi miydi, çocuğun kendisi miydi?"
Onca şiirden, kederden, mücadeleden sonra 2015'in güzünde, dediği gibi öldü derler:
"Bu güz öleceğim. Bütün işlerimi bitirdim
Derede yıkandım, cevize tırmandım. Kuş ürküttüm."
Birilerine inceliklerden, birilerine sevmelerden, kadınlardan, oğullardan ve kızlardan, mapusluklardan, iğreti yaşamaklardan bahsederek birilerine, geçti de gitti derler Gülten'e. Kendi gitse ne çıkar? Birileri bahsetmeli daima. Birileri bir kere daha ve daima Gülten'den bahsetmeli kanmadan onun "bende bir gülten kaldı / hangi bağa diksem yabancı" dediğine. Birileri şiir dedi mi, birileri daima onu anmalı.