Neredeyse bir haftadır parkın bu köşesini mesken tutup aynı manzarayı resmetmekten öylesine sıkılmıştı ki. Böyle küçük dokunuşlarla bitebilecek gibi değildi bu tablo.
Bu huzurlu akşamüstlerinin, güneş batarken tabiatın büründüğü onca kızılın hiçbir ehemmiyeti yoktu esasında. Hiçbiri beyaz tenli o kadının zülüflerindeki kızıla eşdeğer değildi. Zaten gözünün değidiği her yerde onu çizip boyuyordu zihni. Onu buralara o kadının nahif, tatlı gülüşleri sürüklemişti. Yaklaşık iki yıldır bir gün bile kaçırmadan devam ettiği resim kursundaki sınıf arkadaşı. Platonik bir kalp sızısıydı bu esaretin sebebi.
Esasında hiç yetenekli değildi resim çizmek konusunda. Dümdüz, boş bir vazoyu bile çizmek saatlerini alıyordu. Ama hiç dert değildi bunlar, onunla bir dakika geçirmek için tüm bu eziyetlere değerdi, aslında her türlü eziyete değerdi. Ve görünen o ki hiç açılamayacak ve söyleyemeyecekti onu sevdiğini. Önemli değildi, o sevmeyi seviyordu.
Çizdiği bu sonbahar resmi bu haftaki ödeviydi. Yorulmuş ve çok bunalmıştı günlerdir boyamaktan. Manzaradaki hiçbir renge yaklaşamıyordu bile. En çok da yürüyüş yolunun karşısında duran bir çift gözün tahakkümü altında olmaktan bunalmıştı.
Karşı kaldırıma her gün on beş, on altı yaşlarında ayakkabı boyayan bir genç oturuyordu. Onun manzarası bir türlü çizemediği bir sonbaharken çocuğun manzarasında da o vardı. Ara sıra göz göze geliyorlardı. Bugün birbirlerine selam bile vermişlerdi. Fırçaları bırakıp kafasını çevirdiği gibi yine göz göze geldi gençle.
Termosta soğumaya yüz tutmuş çaydan iki bardak doldurup çocuğa el salladı. Anlamadı çocuk ilk başta kendisini çağırdığını, şaşkınlıkla etrafa göz gezdirdi. Daha sonra koşarak karşıya geçti. Hızlı adımlarla yanına gelip "Efendim abi, buyur." dedi.
Bardaktaki çayı uzattı çocuğa. "Bak bakalım genç, nasıl?" diye sordu resmi gösterip. Genç resmin karşısına geçip bir uzman edasıyla birkaç saniye inceledikten sonra "Ee! Yani eh işte. Çok irdeliyorsun, düşünüyorsun be abi, keşke düşündüğün kadar çizseydin daha güzel olabilirdi." diye cevapladı patavatsızca.
Gencin pervasızlığı ve yeteneksiz olduğunun bu şekilde yüzüne çarpılması onu çok sinirlendirse de gösterdiği cesaret hoşuna gitmişti. "Olmamış demek."dedi, ciddi ve kibirli bir tavır takınarak. Genç hata ettiğini anlayıp toparlandı hemen çekingen bir tavırla.
"Yoo asla, öyle demek istemedim. Biraz daha var bitmesine demek istedim."
Üste çıkmaya devam etti, tavrı daha da sertleşti, "Beş dakikada karalamasını biz de biliriz oğlum, burada bir sanat var, aşkla yapıyoruz. İncelik ister bu işler öyle aceleye, oldu bittiye getirilmez."dedi. Çocuk fazlasıyla mahçup olup aynı zamanda ürkmüştü, "Abi sen diyorsan öyledir, doğrudur ben ne anlarım?" dedi ve arkasını dönüp gitmeye hazırlandı.
Çocuğun bu ani geri vitesi kendini laf anlatılmaz bir insan gibi hissetmesine neden olmuştu. Bu durum daha çok yakmıştı canını."Nereye gidiyorsun dur bakalım beş dakika." dedi. Şovalyeyi hırsla boşaltıp yeni bir tuval yerleştirdi. Fırçaları uzatıp "Tut bakalım şunları sen göster maharetini, dene bakalım." dedi.
Genç ilkin kararsız kaldı, daha önce hiç görmediği bir iştahla "Sahiden mi?"dedi, umutla gülümsüyordu. Sanki günlerdir bunu düşlermişcesine sevinip atıldı, bir çırpıda kaptı fırçaları, gözleri ışıldıyordu.
"Başla bakalım, ne çıkaracaksın meraktayım" dedi. "Abi boya tezgahı ne olacak? Müşteri gelir belki." dedi. "Rahat ol, müşteri gelirse dönersin tezgaha." dedi. Genci seyretmeye koyuldu.
Silüetlerle başladı genç çizime. Elinin yatkınlığı çok şaşırtmıştı onu. Fırçayı ustaca tuttuşu, renkleri tereddütsüz harmanlaması, tuval üstünde bir kelebek gibi narin gezinişi profesyonel bir ressamı aratmıyordu. Beş dakika öncesine kadar sadece bir ayakkabı boyacısı olan bu genç, gerçekten çok yetenekliydi.
Azıcık bir zaman diliminde kendinden çok daha iyi bir performans sergileyip çok güzel bir eser koymuştu ortaya. Hiç sesini çıkarmadan çantasına uzandı, çocuğun tuvalle olan muhabbetini bölmeden uzaklaştı oradan. İstikamet resim kursuydu. Payına iyi bir hisse düşmüştü. Şansını denemeye karar vermişti.