Aynı anda iki yerde birden olmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Yani, sanırım olsa olsa böyle olurdu diyeceğim.
Birkaç ay önce şu an sırtımı yasladığım zeytin ağacına aynı bahçe içindeki hastanenin bir odasının penceresinden bakıyordum. Etrafta bunun gibi onlarcası daha varken, gördüğümün bu olduğundan ise şu şekilde eminim: o günlerde bir temizlik görevlisi öğle aralarında bu ağacın dibinde yerdi ekmeğini. Ve az önce yine aynı adam kalktı aynı ağacın dibinden. O kalkar kalkmaz da ben oturdum. O yüzden bu yazı biraz fazla dallı budaklı olabilir. Ya da aklım başıma gelir; belki bu son cümleyi silerim. Kim bilir?
"Ölmeden önce yapılacaklar" listesini biraz eğip bükerek "ölmeden önce başınıza gelebilecek ve ölmenize muhtemelen sebep olacak şeyler listesi" elde edip her bir satırın üstünü kırmızı pilot kalemle çizdim son senelerde. Bu arada, kırmızı pilot kalemler de ne fenaydı değil mi? Kağıdı geçer, alttaki sayfada bile iz bırakırdı mürekkep. Sağ kalarak, ama biraz azalarak tamamladığım bu görevlerin her birinin üstünü çizerken de iz bıraktı elbet. Yeni sayfalar hep kırmızı lekeli.
Bu listenin en zorlu görevlerinden birini ifa ederken, işte bahsettiğim bu zeytin ağacını seyrederdim hastaneden. Ve şimdi oturduğum yerde beni hâlâ oradan izliyor gibiyim. Zira yalan yok, ben aslında aylar var ki buradayım. Öyle ki listenin diğer görevlerine bile yeterince özen gösteremedim. Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım der gibi hayatta kaldım. Öylesine yani, üstü çizilsin diye kazaların ve hastalıkların.
Neyse işte, oturduğum yerden hâlâ görebiliyorum camdaki kendimi. Bakıyorum da o zamandan beri biraz toparlamışım gibi vaziyeti. Biraz daha dik duruyorum galiba, biraz daha az ağrım var. Bu mesafeden değil gözlük, dürbünle bile seçemezsin birinin gözünü ama, kendi kendini seyretmenin farkı bu ya; gözlerimi de görüyorum. Yok, o pek değişmemiş. Aynı anda iki yerde birden kıyameti arıyor, daha neyi bekliyorum diyerek.
Az sonra pencereyi açıyorum. Bir dilim ekmeği ufalamışım, pencerenin hemen altındaki tenteye saçıyorum; kuşlar yer diye. Bir iki derin nefes alıyorum ki, kendimi görüyorum zeytin ağacının dibinde sonra. Ne o? Sigaraya yeniden mi başlamışım? Saçımı da kestirmişim. Kırıkları aldırmayı yanlış anlamış olmalıyım. Hâlâ heyecanlanabiliyor gibi duruyorum yukarıdan bakınca, hayret! Bazı şeyler hâlâ ve hep; bazı şeyler yeni diyorum aşağıdan yukarı bakınca, ha gayret!
Hayat üzerine birkaç ucuz aforizma sallayabilecek kıvama gelmişim. İki yarımdan biri fazla büyütüyor bu aforizmaları, biri geç bunları gözüm diyor; hayat bir zeytin ağacı kadar zarif de değil, bir hastane penceresi kadar mahzun da. Yalnız bir şey var bu yaralanmalara dair. Hem mahsun hem zarif. Bir de bir yer var sinemde hem gülle gibi ağır hem ruh kadar hafif.
Çatal tomurcuklu dalımızı kırıp sapan yaptılar. Gök gürültülü gecede elektrik kesildi. Su yolunu kaşıkla kazarak yaptığımız çeşme kurudu. Radyo bozuldu ıssız yolda. Hangime ne desem bilmem ki; üstüne yattıkça sancıyor koptuğu yerden kanat yerlerim hâlâ.