Acı Türkü


Radyodan yükselen acı bir türkü eşlik ediyordu kerpiç evden yükselen tıkırtılara.

Epey halsizleşmişti kolları, ince bir sızı yer etti göğsünde, güçlükle doğruldu. Beli iki büklüm olmuştu yine. Aklı ermemişti bu motife uğraşıp durmuştu bütün gün. Zaman su olup akmıştı sanki düşler arasında gezerken. Dalmış gitmiş,  unutmuştu saate bakmayı bile, akşam inmek üzereydi.

Dokuma tezgahının başına oturduğu zaman, çözgü iplerinin, motif şemalarının içinde kaybolurdu. Bütün gün kavgaya ederdi bu tezgahla. Bütün hıncının, eleminin tanığıydı bu dokuma tezgahı. Üstelik oldukça da dirençliydi tezgah, bir gün dahi tık demeden çalışmıştı bunca sene. Gözleri de iyice kötülemişti gözlüğünde kârı yoktu artık.  

Dile kolay neredeyse elli yıla yakın bir zamanı geçirmişti daha küçük bir çocukken oturduğu bu tezgahın başında. Tarihin tozlu sayfalarına bir yolculuk gibiydi her sefer. Ve öylesine dokumazdı hiçbir ürününü. Dokuduğu bütün halıların anlattığı bir öyküsü vardı mutlaka. Bütün renklerin, motiflerin hatta su yollarının bile. 

Kırmızı renk dostluk ve  sevgiyi, mavi umudu, yeşil ayrılığı, sarı renk nazarı ifade ederdi. Eli belinde motifi doğurganlığı, koç boynuzu motifi gücü, yiğitliği, üretmeyi, çengel motifi kem gözden nazarlardan korunmayı, turna katarı birlikteliği, üçgen motifi izdivacı, bukağı motifi bağlılığı, el motifi bereketi işaret ederdi.

Yün, ipek, kenevir, pamuk hepsi parmaklarının ucunda ilmek ilmek eşsiz birer esere dönüşürdü. Parmak izlerini boş yere kaybetmemiş sırtındaki kambura boş yere yer vermemişti.

Nefeslenmek için avluya indi. Sonbahar çetindi bu yıl, epey soğuktu. İnsanın içini titreten bir rüzgar esiyordu. Gün batımının renkleri doldurmuştu küçücük avluyu. Tulumbadan su çekti biraz yüzünü ensesini ıslattı. İki tekir yanaştı, ayaklarının dibine. 

İçeriye yöneldi sabah kahvaltısı masanın üzerindeydi hâla peynir aldı biraz, birkaç parçaya ayırıp az öteye bıraktı. Sessizce izlemeye başladı yavru kedileri.  misafiri olurdu bahçenin. Geçen yıl birini eve almıştı, yaralıydı kedicik, araba çarpmıştı. Alışmaya kalmadan ölmüştü zavallıcık. Sonra hiç cesaret edemedi başka birini sahiplenmeye. Bahçede bakıyordu bunlara. Ufak da bir sığınak yapmıştı. Çok acıtıyordu canını yarım kalmalar. Ruhunu şenlendiren her şeyden bir adım bile uzak olsa kaçardı bu sebepten.

Midesi bulanıyor sanki, pek bir şey yememişti bugün. Esasında sıkılmıştı her gün aynı şeyleri yemekten de. Bazen üç öğün kahvaltı koyuyordu sofraya. 

Rüzgar içine işlemiş çok üşümüştü. Korktu birden üşütür hasta olurum diye, kuranderde kalmıştı. Olur da hastalanırsa kimin kapısına gidebilirdi ki. Bir mendebur ablası vardı ona da hiç güvenmezdi. En  son annesinin cenazesinde görmüştü onu. Kimseye emanet edemezdi kendini, o yüzden çok korkuyordu hastalıktan. 

Başka kimsesi yoktu hayatta. Eğlencesi kediler, bir de güvercinlerdi.Ara sıra güvercinleri yemler, konuşurdu onlarla; eskileri yâd ederdi. Karşılık bulamasa bile dökerdi içini hayvancıklara. Ve kimseler sevmiyordu kuşları damları, çatıları kirletiyorlar diye. O da kimseyi sevmiyordu zaten. Herkesten her şeyden nefret ediyor gibiydi. Tezgahı, zanaatı olmasa hayatın, yaşamanın ne anlamı vardı ki.

Ne zaman bu denli çabuk sinirlenir olmuştu kendisi de bilmiyordu. Hırstan gözü dönüyordu bazen ufak tefek aksiliklere bile. Hemen lanet yağdırmaya küfretmeye başlıyordu, bu bir alışkanlığa dönüşmüştü. Tansiyonu hiç düşmüyordu. Yağan yağmura, açan güneşe bile sinir oluyordu bazen. Öyle çok kavga etmişti ki aynada gördüğü adamla. En çok da kendisine ifrit oluyordu. 

Belki kaybettikleriydi öfkesinin kaynağı, kendisi de bilmiyordu. Misal bahçe kapısının anahtarını kaybetmişti, günlerdir bulamıyordu. Zaten aradığı çoğu şeyi bulamiyordu artık. Elinin altında ne varsa yitip gitmişti. Kayıp defteri öyle kabarıktı ki bu önemli bile değildi.

En önce eşi terk etmişti, bir sabahın şafağında, hiç beklenmedik bir anda. Sessizce çıkıp gitmişti. Dönülmez yerdeydi artık, gelemezdi. Yoktu işte yok. Halbuki çok yokluk görmüşlerdi beraber. Ne yazık bu öyle bir şey değildi. İnsanın içini dağlıyor, nefessiz bırakıyordu bu yokluk.

Sonra da annesi terk etmişti onu. Yaşlıydı zaten, ama annesiydi. Çok acı çekmişti annesi, son yıllarını yatağa bağlı geçirmişti. Yine de ölümü kimseye yakıştıramıyordu.

Soğuk dayanılmaz bir hal almıştı, bütün vücudu taş olmuştu sanki. Göğsündeki ağrı iyice belirginleşmişti, ağır ağır solumaya, soğuk terler dökmeye başladı. Bacaklarında da derman kalmamıştı, kapının yanındaki tabureye yığılıverdi birden.

Kuruyan kasımpatılar ve bodur dut ağaçlarıyla göz göze geldi, gülümsemeye başladı. Tüm öfkesi ve tezgahla olan kavgası bitti.

Ve radyo sonunda neşeli bir ezgiyi söyledi.

Zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Yorum Gönder (0)
Daha yeni Daha eski

About