Defalarca çaldı kapı, yedi yaşında bir çocuktu gözlerim. Felaketimizin başladığı gündü.
"Açın kapıyı! Lütfen zorluk çıkarmayın açın." diye tekrarladı o amca. İki katlı bir gecekonduda oturuyorduk o zamanlar. Babam amcamla birlikte 17 yıl önce kendi elleriyle binbir zorlukla inşa etmişti evimizi, ağabeyim kundaktaymış o zaman annem on dokuzunda bir taze. Çok çile çekmiş yazık, çok beklemiş bitmesini. Tek göz oda bir evde kirada oturmuşlar cümbür cemaat.
"Bir karış toprak olsun bizim olsun." derdi babam. Onca tadilata rağmen çoğu yeri dökülüyordu evin. Pencere ve kapı kulpları elimizde kalırdı zaman zaman. Minicik bahçemize portakal ağaçları ekmişti babam, ne hevesle. Her baharda çiçeklenen ağaçlar bir defa bile meyvelenmedi. "Ulan Washington portakalı diye kısır ağacı kaktırmışlar sana, Amerikanın oyununa gelmişsin abi." diye dalga geçerdi amcam. Babam aldırmaz bakımlarını ihmal etmezdi hiç.
Kapıyı kıracak gibi çalan bu amca iki üç defa daha tek başına gelmiş, babamla hararetli tartışmalar yaşamış, kovularak gitmişti. Bu defa başka amcalar da vardı yanında bir kısmı polisti. Annem mutfakta yemek yapıyordu. Patatesti yine yemek. Dört beş aydır üç öğün ekmeğe dayalı, karbonhidrat ağırlıklı bir menü süslüyordu soframızı. Alışkındık aslında karbonhidrata da çok fazla olmuştu bu sefer. Babam pazarları mangal yakardı bahçede, haftada bir balık alırdı, meyvemizi eksik etmezdi. Akşamları gelirken ufak da olsa çerezlik bir şeyler getirirdi. Hiçbiri yoktu artık. Varsa yoksa patates bulgur.
Ağabeyim yakındı bir akşam Yine mi patates?" diye, babam çok öfkelendi; kaldırıp attı ağabeyimin tabağını "Kalk git sofradan!" dedi. Ağabeyim çok gücenmişti, üç gün oturmadı sofraya. Hiç huyu değildi halbuki böyle davranmazdı babam bize. Bir kere bile kulağımızı çekmemişti o güne kadar. Evde o işlere annem bakardı bizde, kızartana kadar terliklerdi bazen. Muhlis adamdı babam, ne olmuştu ona? Annemle sürekli kavga etmeye başlamışlardı, geceleri seslerinden uyunmaz olmuştu, hep gözü yaşlı görmeye başlamıştık annemi.
Zengin olmadığımızı biliyordum ama artık çok fakir olduğumuzu anlamak işime gelmemişti. Kara kış gelmişti ve ben hala yazlık ayakkabılarımı giyiniyordum. Oysa babam her kış yenilerdi ağabeyimle benim botlarımızı. Ayaklarım büyümüştü eski botlara sığmıyordu artık, anneme söyledim defalarca hiç oralı olmadı. Okuldan ayaklarım sırılsıklam dönüyordum yağmur yağınca. Kimsenin beni görecek hali yoktu.
Babam içeriden koşarak kapıya geldi. Annem ellerini kuruladı yanına vardı. Ağabeyimle ben hiçbir şey anlamamıştık birileri kapımızı kırarcasına çalıyordu ve babam açmak istemiyordu, açmadı da zaten kırdılar kapıyı. Cümlesi birden atıldılar içeri, babam çok direndi, itiş kakış arasında savrulduk benle ağabeyim. Annem dizlerine vurup üstünü başını parçaladı, çok ağladı.
Olmadı, baş gelemedi babam polislere, tüm eşyamızı dışarı attılar amcalar, boşalttılar gecekondumuzu gözümüzün önünde. Babamı götürdüler polis amcalar, amcam geldi sonra, bizi kendi evine götürdü. Ne olduğunu, neden olduğunu hiç anlamamıştım. Ağabeyime sordum "Haciz geldi." dedi. Haciz o amcalardan hangisiydi acaba diye günlerce düşündüm, kimseye soramadım.
Üç gün sonra bıraktılar babamı polis amcalar. Üç gün sonra da ölüm haberini getirdi aynı polis amcalar. Yüksek bir yerden aşağı bırakmıştı babam kendini.
Sonrası? Sonramız karanlıktı artık.
Haciz amca bize bunu reva görmüştü.