Şehrin en işlek caddesinde, en işlek otobüs durağının az ilerisine, sabahın ilk ışıklarıyla açtı tezgahı.
Aslında burada durmak yasaktı. Az ilerideki pastane de sık sık sıkıntı çıkarıyordu, ama aldırmıyordu. Bu kaldırımda sabah akşam iki saat, gittiği kursun parasını çıkarmaya, ailesine yük olmamaya çalışıyordu.
Tablaya dökülen bir avuç susamı toplayıp kaldırıma savurdu. Betona boğulmuş bu soğuk şehrin minik süsleri, sürüler halinde indiler çatılardan. Dökülen susam tanelerine üşüştü güvercinler.
Kaldırımlar bomboştu hala tek tük insan koşturarak işe yetişme telaşındaydı. Akşamdan ayıkladığı bozuk para poşetini çıkarıp paraları tezgahın kenarına yerleştirdi. Birazdan öğrenciler, işe yetişmeye çalışanlar akın akın dolduracaktı caddeyi. Dükkanlar yavaştan açılmaya başlamıştı. Aralık ayının ayazı iliklerine işliyordu insanın. Paltosunun yakasını yukarı kaldırdı boynunu, kulaklarını kapatmaya çalıştı. Soğuk bir yandan uykusuzluk, yorgunluk bir yandan dayanamadı çöktü kaldırıma. İlk müşterisini beklemeye başladı.
Çok üşüyünce paltosunun cebindeki bereye gitti eli sonra vazgeçti. Sabah özenle tarayıp şekillendirdiği saçlarını bozmak istemedi, elini geri çekti. Tezgahı kapatınca kursa gidecekti. Yeni tanıştığı ve çok hoşlandığı hanıma kötü görünmek istemedi.
Aslında kafası üşüyünce hemen sinüziti azıyor, burnu şık şıp akıyordu. Hanımefendiyle de bu vesileyle tanışmıştı zaten. Tanışmalarının esbab-ı mucibesi, burnunun şıp şıp aktığı bir gün hanımefendinin uzattığı kağıttan bir mendildi. Bu tanışma merasimi onun için birazcık utanç verici olsa da simsiyah boncuk gibi gözlerle tekrar buluşabilmek için değerdi. Kantinde içtikleri çay eşliğindeki sıcacık sohbet hanımefendiye kanının ısınmasına yetmişti.
Sonrasında bir kaç defa daha karşılaşmış, ayaküstü küçük sohbetler etmişlerdi. İkisi de üniversiteyi bitirmiş atanmak için sınava hazırlanan gençlerdi. Gece geç saatlere kadar ders çalışıyor, sabah, akşam simit tezgahını sırtlıyor, arada kursa gidiyordu. Tabii ki hanım kıza bu simit hadisesinden bahsetmemişti. Çok korkuyor ne tepki vereceğini kestiremiyordu. Kendisine sümüklü denmesini simitçi denmesine yeğlerdi.
Yoksul bir ailenin çocuğuydu ve yoksulluğundan utanıyordu. Yoksulluk, kimsenin güle oynaya kabul ettiği bir miras olmamasına rağmen babası öylesine kanıksamıştı ki bu durumu "Para açlığı giderir, mutsuzluğu değil." deyip duruyordu. Kardeşleri de kendisi gibi hem çalışıp hem okuyorlardı. Bu evde onun dışında kimse fakirlikten muzdarip değildi sanki. Herkesin yüzü bir şekilde gülüyordu.
Babasının fakirliği güzellemesine çoğu zaman karşı çıkıyordu. Fakirlik aşkın bile düşmanıydı işte. O, kendine güveniyordu bunca eziyeti boşa çekmediğini düşünüyordu. Sınavı kazanıp döndürecekti talihini. Özlemini çektiği hayatı yaşamak için elinden geleni yapmaya niyetliydi. Kimsenin karşısında bir daha yoksulluğundan utanmayacaktı.
Otobüs durağı hınca hınç dolmuştu, simitleri de yarılamış sayılırdı. Böyle giderse bugün erken bitecekti işi. Trafik arttıkça cadde biraz ısındı. Burnu akmaya başlamıştı işte. Ufaktan bir baş ağrısı eşliğinde. Derken bir bağırtı koptu durağın içinde. Her sabah yaşanan ufak tefek sürtüşmelerden değildi bu. Bu defa yumruklar konuşmaya başladı. Arapsaçı bir kalabalık duraktan taşıp tehgaha doğru yol aldı. Ne oldu demeye kalmadan tezgahı darmadağın ettiler. Kalan simitlerin hepsi akan trafiğe, kaldırıma saçılıverdi.
Neye uğradığını şaşırdı. Bir hamle yaptı simitleri ve tezgahını toplamak için sonra sinirlenip vazgeçti, bir tekme de o savurdu simit tablasına. Bu, makus talihine savrulmuş içinde yılların öfkesini barındıran bir tekmeydi. Sabahın bu saatinde, bu amansız ayazda, bu kavganın ortasında ne işi vardı. Şansına, talihine okkalı bir küfür savurdu.
Harap olmuş tablanın kaldırımda hızla süzülüp birinin ayaklarına çarparak durmasını izledi. Sonra kafası önünde tablaya doğru bir kaç adım yöneldi, kafasını özür dilemek için kaldırdığında simsiyah boncuk gözlere değdi gözleri. Bu bir tesadüften ötesiydi. Yerin yarılması zor bir ihtimaldi, bir ani kalp durması da durumu kurtarabilirdi. Ama tanrının onunla uğraşı bugünlük bitmişti. Bu duaların hiçbirine cevap gelmedi. Makus talihi bugün fazla mesai yapmaya and içmişti.
"İyi misin?" dedi kız, aynı anda tablayı da kaldırdı yerden.
Şaşkın oğlanın dili fena tutulmuştu. Hiçbir şey diyemedi sadece evet anlamında başını sallayabildi.
"Tüh, hadi toplayalım simitlerini, yenmez artık bunlar, kuşlara veririz" dedi kız, eğilip kalabalığın kuşattığı kaldırımdan simitleri toplamaya başladı.
Çocuk şoktan hala kendine gelememişti. Epeyce bir zaman kızın simitleri toplamaya çalışmasını hayretle izledi. Kız "hadi, ne duruyorsun, yardım et toplayalım şunları" dedikten sonra kendine gelebildi.
Simitleri toplayıp bir poşetin içine koydular. Durağın arkasına sote bir yere geçtiler. Çocuk hala tek kelime etmemişti. Ne diyeceğini bilemiyordu. Sessizliği yine kız bozdu.
"Ne güzel, sen bir iş bulmuş çalışıyorsun. Ben hala babamdan harçlık alıyorum zoruma gidiyor bu yaşımda artık. Keşke benim de bir tezgahım olsa. Şöyle ev yapımı tatlı, tuzlu kurabiyeler, limonatalar yapıp satsam da harçlığımı çıkarsam. Aaa! Çok üşümüşsün sen galiba, burnunun akıyor. Al bakalım şu mendili. Hadi sıcak bir çay içelim bir yerlerde." dedi.
Fakirlik elini cebine attığında boş olması değil; elini çıkardığında tutacak birinin olmamasıdır.