Norveçli ressam Edvard Munch hayat yolculuğuna oldukça zorlu dinamiklerin etkisiyle başlar. O daha 5 yaşındayken annesi ve 14 yaşına gelen kız kardeşi tüberküloz yüzünden hayatını kaybeder. Kız kardeşlerinden birine akıl sağlığının bozuk olduğu(bir diğer deyişle deli olduğu) teşhisi koyulur. Edvard haricindeki bilinen 4 kardeşinden sadece biri yetişkinliğe erişir ve o da evlendikten kısa bir süre sonra ölür.
Annesinin ölümünden sonra Edvard’ın ve kardeşlerinin bakımı ve eğitimiyle babası ve teyzesi ilgilenir. Ancak babası Edvard’ın anlattığına göre koyu bir dindardır ve çocukların üzerinde disiplin sağlayabilmek için onları hayalet hikayeleri anlatarak korkutur ya da annelerinin onları izlediğini ve bazı hareketlerinden çok rahatsız olduğunu söyleyerek azap çektirir. Hayatının bu ilk yıllarında yaşadığı kayıpları tarif ederken “hastalık, delilik/keder ve ölüm beşiğimi koruyan ve bana hayatım boyunca eşlik eden kara melekler gibiydi” ifadesini kullanmış olması da tesadüf değildir. Ayrıca babasından da akıl hastalığını miras aldığı kişi olarak bahseder. Hayatı boyunca çeşitli zamanlarda bu "baba mirası" ile mücadele edecektir.
Munch'ın en bilinen eseri Çığlık da böyle bir mücadele döneminde ortaya çıkar. Sanatçının anlatımına göre 2 arkadaşı ile birlikte Oslo Fiyordu çevresindeki bir yolda yürüyordu. Gün bitmek üzereydi ve gökyüzü, kuzey ülkelerinde sıkça görülen ve volkanik günbatımı olarak adlandırılan bir olayla kızıl renk aldı. Kendisi birden yorgun hisseden Munch arkadaşlarının biraz gerisinde kalıp korkuluklara yaslandı. Sonradan yapılan tahminlere göre bir panik atak anı yaşadı ve kendisini kızıl göğün altında kapana kısılmış gibi bir klostrofobik endişe içinde buldu. Hatta, tam olarak kendi günlüğündeki anlatımına göre "doğanın çığlığını duydu." Ona göre o an doğa acı çekiyor ve yer, kızıl gök, arkadaki Oslo fiyordu... Yani etrafını saran tüm doğa unsurları çığlık atıyordu ve Munch, doğanın çığlığını duyan ve ona eşlik eden, ruhen de fiziken de sağlıksız bir psikolojiye sahip birini tasvir etti.
Sanatçı, resmin ilk halini 1893'te tempera tekniğiyle boyadı. Sonradan tekrarladığı sahnenin toplamda 2 pastel boya ve 2 tempera tekniği kullanılarak yapılmış 4 ayrı versiyonu vücut buldu. Bu versiyonlardan ilki üzerinde yapılan incelemede tablonun sol üst köşesinde Norveççe bir cümlecik yazı bulundu. Burada, "Kan kun være malet af en gal Mand! / Could only have been painted by a madman / Sadece bir deli tarafından çizilebilir." yazıyordu ve bu yazıyı buraya kimin ne amaçla yazdığı uzunca bir zaman bir sır olarak kaldı. Ancak Munch'un yazışmaları, günlükleri vs. ile yapılan karşılaştırma sonunda anlaşıldı ki, yazı bizzat Munch tarafından yazılmıştı. Araştırma sonuçlanana kadar kimi kesim Munch'ın eserlerini fazla sıra dışı bulan biri tarafından eleştiri amacıyla yazılmış olduğunu düşünmüştü. Oysa Munch, beşiğini koruyan ve ona hayat boyu eşlik eden kara meleklerden biri olan deliliği zaten kabullenmişti.
Öte yandan Munch'ın eserlerini eleştirenlerin sayısı da hiç az değildi. Hatta bizzat Hitler tarafından aralarında Munch'ın da olduğu birçok ressam ve eseri yozlaşmış, dejenere olmuş olarak nitelendirilmişti. Çok sayıda resme sanatın amansız hastalığı olarak adlandırılıp el koyuldu. Hitler için yüksek Alman sanatı modern sanattan çok uzaktı ve modern sanat akımlarıyla yapılmış her türlü sanat eseri ülke için bir utanç kaynağıydı. Bu yüzden Almanya'ki müzelerde sergilenen modern sanat eserlerine el koydu ve onların yerine Almanya ve işgal ettiği yerlerdeki birçok klasik sanat eserini mirasçı veya sahiplerinden yağmalamaya başladı. Zararlı ve ucubelik olarak gördüğü eserleri ise ayrı müzede toplayarak sergiledi. Bu sergi, tanıtımlarda genellikle "çöplük" diye adlandırıldı ve Hitler, yüksek generallerle birlikte bu sergileri buradaki eserlerle alay etmek için ziyaret etti. Ancak yine de bu eserlerin kazanç sağlayacağını biliyordu. Bu yüzden eserlerin çoğunu yurt dışında satışa sundu. Munch'ın Çığlık tablosunun da aralarında bulunduğu 82 adet eseri dejenere ve sanat değeri taşımayan resimler olarak nitelendirilip Almanya'daki sergilerden toplatıldı. Çünkü Munch, eserlerinde kaotik duygusal durumları sıkça işliyor, hem renk hem duygu açısından keskin kontrast oluşturacak seçimler yapıyordu. Birçok resmi de ilk bakışta "rahatsız edici" bulunurdu. Ama özellikle psikolojik kaosları işlemesi sebebiyle Hitler tarafından hiç sevilmedi. Çünkü Munch'a göre resimde "artık iç mekanlar boyanmamalı, insanlar sadece okumamalı ve kadınlar örgü örmemeli: yaşayan insanlar, nefes alan ve hisseden, acı çeken ve seven insanlar olmalıydı."
Munch bedensel ve ruhsal hastalıklarına rağmen uzun bir ömür sürdü. 80 yıllık hayatı boyunca Çığlık tablosunu hissettiği o Oslo Fiyorlarındaki günbatımı sahnelerinin benzerlerini defalarca yaşadı. Öyle ki, Çığlık tablosundan 1 sene sonra yine Çığlık sahnesinin yaşandığı yerde, yani Oslo Fiyordu civarında bir başka sahneyi betimledi: Kaygı.
Mekan ve kullanılan renkler aynı olsa da Kaygı'yı Çığlık'tan ayıran bir şey var. Çığlık'ta yaşadığı bir panik atak veya gördüğü psikoz yüzünden etrafından soyutlanan tek bir kişi vardır. Korku, endişe, acı ve buna benzer birçok kuvvetlidir duyguyu başını tutarak çığlık atan birinin yüzünde görürüz. Ancak Kaygı'da benzer duyguları yaşayan kişi tek değildir. Köprüde yürümekte olan 9 kişinin en az 3'ü etrafından psikolojik olarak soyutlanmış ve bir buhran yaşayarak yürütmektedir. Öndeki biri kadın 3 kişinin arkasında kalan kişilerin yüzlerini göremesek de ten renklerinin anormalliğinden onların da öndekiler kadar sağlıksız bir duygu-durum içinde olduklarını anlıyoruz. Şu durumda Kaygı, bir toplumsal anksiyetenin tasviridir.
Ancak resme bir de şöyle bakmalı... Çığlık tablosuna ilk bakışta bile ortalıkta dehşete düşüren bir korkunun olduğunu anlayabiliyoruz. Ancak Kaygı'ya baktığımızda insanların yüzlerinde ürkütücü ve ters giden bir şey olduğu belli olsa da bunun ne olduğu hemen anlaşılmaz. Sadece o rahatsız edici his kalır. Kaygı bozukluğu da aslında bu resimdeki duruma benzer. Bellir bir sebep olmaksızın rahatsız eden, içten içe korkutan ve kaçma veya harekete geçme isteği uyandıran ansiyete(kaygı) dünyayı Munch'ın tablosundaki gibi görmemize neden olabilir. Yani Munch belki de günlük yaşamda diğer insanların arasına karışan ve anksiyete bozukluğu olan birinin onları nasıl gördüğünü görmemizi istemişti.
Kaygı, Çığlık kadar bilinen bir eser olmasa da çoğunluk tarafından Çığlık'in devamı olarak nitelendirildi. Ancak Munch 1908'de akıl hastanesine yatana kadar toplamda bir seri oluşturabilecek kadar çok işlemişti psikozlarını. Ve bugün özellikle Çığlık, dünyanın en ünlü resimlerinden biri haline geldi. Ancak Kaygı, özellikle toplumsal anksiyete her geçen gün kendini gerçek hayatta tekrarlıyor. Kalabalık bir caddede yürürken insanların yüzlerine bakınız. Çoğunda Kaygı'daki insanlar gibi kendi içlerinde verdikleri duygusal mücadelenin izlerini görebilirsiniz. Ve her biri etrafından soyutlanmış olduğu için toplum içinde yalnız gibi görünse de toplamda o kadar çoktur ki bilmeden bölüşmüş olurlar kaygıyı. Ve yaşam, yaşanan yer ve koşullar benzer belki de kaygıların aynı yerlere uzanmasını sağlıyordur.