Bebelerini bitmek, tükenmek bilmeyen istekleri karşısında sürekli bağırıp, çağırdığımı onları bu yöntemle bastırmak istediğimi, sürekli kısıtladığımı düşününün. O zaman ne olur?
Ne olacağını ben söyleyeyim size; yarın bir gün, bu bebeler fiziki olarak zorlandıklarında benim gibi öfkelenip bağırıp çağırmaya başlamasalar bile ruhsal anlamda kendilerini yemeye başlarlar. Belki de kendilerini öfkeli bir insan olarak tanımlayıp bunu kişiliklerinin bir parçası zannederler. Her türlü yeniliğe açık ve aç beyinleri ister istemez bu davranışımı da yalayıp yutar ve kendinden sonraki nesile de aktarmaktan geri durmaz. Oysa bu öfkeli olma hali bir kişilik özelliği değildir. Yani öfkeli insan yoktur öfkesini kontrol edemeyen insan vardır. Bu noktada olması gereken fiziksel zorlanmanın yarattığı sıkışıklığa çare, öfke ortaya çıkmadan duyguya odaklanıp onu dinlemektir. Bunlar burada bir dursun, buraya geri döneriz.
İlkel insan, bilgisi fazla olmadığı için genellikle duygusuyla hayatta kalıp soyunun devamını sağlamayı başarmıştır. Zamanla bilgi düzeyi arttıkça toplumsal normlar, devletler, ekonomik sistemler oluşmuş biliş dediğimiz kavram gelişmeye, değişmeye başlamış ve duygunun önüne geçmiştir. Bu durum ise insanın kendine ve doğaya yabancılaşmasına neden olmuştur.
İlkel insanın duygusuyla hareket ettiğine güzel bir örnek arkeolojik bulgularla da desteklenir. Şöyle ki; malumunuz annelik bir duygu iken babalık sonradan öğrenilen bir beceridir. İlkel insanın yaptığı heykeller incelendiğinde ilk başlarda tanrı figürü genellikle kadın iken zaman içinde hem tanrı heykelleri hem tanrı algısı erkeğe evrilmiştir. Bunun nedeni bilgiye dayalı üretimin artmasında gücün devreye girmesi, erkeğin üretim sürecinde daha etkin bir rol oynamasıdır. Biliş seviyesi arttıkça duygu temelli icra yerini düşünce temelli icraya bırakmıştır.Bu da burada kalsın. Bu kedilerin kuyruklarını bir yerde bağlarız.
Her insan yüze yakın duygu tüpü ile dünyaya gelir. Bu duygu tüplerinin doluluk oranı genetik mirasla belirlenip bireyin aile ve çevre koşullarına göre artıp azalabilir. Çevre koşullarının bireyde yarattıklarıyla duyguların bazıları amacına hizmet eder bazılarıysa hatalı bağlanma nedeniyle amacından çok uzakta kalır.
İlk başta bahsettiğim fiziksel anlamda zorlandığımızda ortaya çıkan öfke hali bir hatalı bağlanmadır. Bu noktada yapacağımız şey fiziksel olarak yaşadığımız sıkışıklığın yarattığı yorgunluğa odaklanıp bir es vermek yerine var olan durumu sürdürmek değildir. Sürdürmemizin en temel nedenlerinden biri bilişin devreye girip duygumuzu geri plana itmesidir. Çünkü bizler düşüncenin ve bilginin en üst perdeden kutsandığı bir dünya düzeninde ayakta kalmaya ve yaşamımızı idame ettirmeye çalışan nesilleriz ve duygularımız bizim için hep geri plan öğeleri.
"Düşünüyorum öyleyse varım." deyip düşünceyi bu denli kutsayan modern yaşamın bize dayattığı bilginin güç olması öğretisinden hareketle duygumuzu dinlemeyi çoğu zaman unutuyoruz, bazılarımız bunu nasıl yapacağını bile bilmiyor. Elde var öfkeli, tahammülsüz, ruhsuz, mutsuz insan güruhları. Evet bilgi hayatımızı sürdürmek için oldukça elzem ama ilkel insan az bilgisi ve çoğunlukla duygularıyla ayakta kalmayı, neslini devam ettirmeyi başardı. Bu salt düşünce ve bilgi odaklı yaşam biçimleri bizi kendimizi dinlemekten davranış ve icraatlarımızı duygularımızın eşliğinde şekillendirmekten adım adım uzaklaştırmaktadır. Bu noktada hatalı bağlanmaları en aza indirmenin yolu duygularımızı temel alan düşünce yapılarıyla hareket etmektir.
Duygu olmadan bilgi olmaz. Bir gerçeğin farkında olabiliriz ama gücünü hissetmedikçe o gerçeğin bilgisi bizim değildir. Beynin bilişine ruhun deneyimi eklenmelidir.