Kırgın ruhuma "gel!" dedi bir divit kalem, "Hadi dök içini, mürekkeple beraber damla damla akıt zehrini boş kağıda."
Buradayım işte, canım yanınca bir kalemin gölgesinde buldum kendimi. Dakikalardır karalıyorum gözlerim dolu dolu ama tek damla yaş dökülmedi hâla. Uzun zaman önce terk etti beni göz yaşım. Ne garip, bir damla gözyaşı için bile bedel ödüyor insan. Bir kimsesizliğin ortasındayım yeniden, çölümde.
Ve bir kimsesizliği tanımlayacak sözcükler kimin lügatında var ki benimkinde olsun. Silüetimi bile görünce topuklayanların iklimlerinde yeşermeye çalışmam ya da her fotoğraf karesinde kadrajın dışında kalmam tesadüf olmaz herhalde.
Kısa süreli bir hafızanın yeni şeyler gelince yer açmak için silinmeye en müsait ilk öğesiyim sanki, o kadar az kullanılıyorum. Bir alışkanlığa dönüşebilme potansiyelim sıfıra yakınsıyor sürekli. Nereye koyacaklarına bir türlü karar veremedikleri eski bir süs eşyası gibiyim. Hiçbir yerde güzel durmuyorum, durduğum yeri de güzelleştiremiyorum.
Bir sarhoşun ağzından dökülen, kimsenin kâale almayacağı hezeyanlara benzedim iyice. Zihnin derinliklerine itilmiş yaşantılardan rastgele bir araya gelmiş, ertesi gün bile hatırlanmayacak, sürekli bir boşluğu kucaklayan manasız sözcük katarları.
Gardrobun en kuytusunda duran, bir heves alınıp hiç giyilmeyen giysiyle eş değerim. Kimi kardeşine kimi kuzenine verdi beni, onlar da başkalarına, elden ele dolaşmakla geçti ömrüm. Kimine dar kimine geniş geldim. Bazısı rengimi bazısı da şeklimi sevmedi. Kimseye yakışamadım velhasıl. Beni kabaca biçip alelusul dikti terzim, izansızca...
************************************
Nesrin: Ne yapıyorsun şekerim? Yemeğini yememişsin duruyor öyle. Bitmedi mi işlerin yoksa tık tık yazıyorsun hala.
Sami: Yazı yazıyorum abla dalmışım. İş değil ya, kitaba devam ediyorum.
Nesrin: Ay bitmedi mi bu kör olasıca kitap, günlerdir tıkır tıkır. Başımız şişti yan tarafta klavyenin sessinden. Ne oldu gelişme var mı bari, esas oğlan döndü mü fizandan?
Sami: Ne yapayım evde yazamıyorum, her boşlukta iki satır karalıyorum işte. Hem ne fizanı abla, o nereden çıktı?
Nesrin: Adam yolculuğa çıktı dediydin ya hayatım geçen gün.
Sami: Abla adam kendi içinde bir yolculuk gerçekleştiriyor, ruhsal bir yolculuktan bahsediyorum ben.
Nesrin: Kız tamam işte ben de onu diyorum. O yolculuğu fizandan aşağısı kurtarmaz.
Sami: Ne diyon ablam ya? Az biraz zamanım var zaten bırak iki satır yazayım, biter öğle arası şimdi. Tonla işim var öğleden sonra bari şu arada karalayayım bir şeyler.
Nesrin: Aman iyi be, yemedik zamanını. Tık tık kafam şişti az bir dur demeye geldim.
Sami: Abla o cak cak çiğnediğin sakızdan olmasın? Çene kaslarının grev kararı alıp çalışmayı durdurması yakındır. Hem ben de sakızdan rahatsızım, cak cak bütün gün ağzında, o ne olacak?
Nesrin: Aaa! Sen çok oldun ama. Hem tek ben de değil Serap da şikayetçi senden.
Sami: Serap? Abla Serap'ın birini gürültü yaptığı için şikayet etmeye hakkı var mı sence? Geçen pilli diş fırçasının fiyatının altmış dokuz doksandan kırk dokuz doksana düştüğünü görmüş kaynının gelini de dahil tüm sülalesiyle olan telefon konuşmasını dinledik burada akşama kadar. Kızın bir diş fırçasından beklentisi benim hayattan beklentimden çok. O günün akşamı tribe girdim ben.
Nesrin: Aman neyse ne, durdur şu tıkırtıyı. Personelden Şule geldi fal bakıyor kız, tüm cinlerini kaçırdın ayol.
Sami: Ooo! Anlaşıldı derdiniz. Ulan düşük bütçeli ama azametli bol ödüllü festival filmlerine konu olacak bir hikayeye demir atmaya çalışıyorum ben burada siz üç vakte kadar gelip gelmeyeceği meçhul atlı murada seriyonuz kırmızı halıyı.
Nesrin: Sami!
Sami: Kahve kaldı mı abla?
Nesrin: Kap gel fincanı. Yemeği yemeyeceksen onu da getir.