Efendim, evlendiğimiz zaman yemek masası almamıştık. Aklımıza gelmedi, geldiğinde de sallamadık düğün sonrasına bıraktık.
İkimiz de çok yoğun çalışıyorduk çoğu eşyayı eksik bırakmıştık zamansızlıktan. Düğünü bile iki üç güne sıkıştırabildik. Aman bir sürü ıvır zıvır işte, olmayınca da ihtiyaç duyulan şeyler. İnanın bir sofra bezi bile yoktu üzerinde yemek yiyecek. O yüzden eski bir gazete seriyorduk yere yemek yerken. Hâla zaman yoktu gidip masa alacak.
Üç beş gün böyle geçti. Sonra eşimin yemek yerken gazeteyi ciddi ciddi okuduğunu fark ettim. Kendisi ve ben çok seviyoruz okumayı. Taşınırken toplanan kolilerin yarısını kitaplar oluşturuyor. Kanepelerin altları, bazanın içi, ayakkabılığın bir kısmı velhasıl boş olan her yer bir duvar boyu kitaplığa sığmayan kitapların evi.
Hiç konuşmuyor, yavaş yavaş yemek yiyip gazeteyi okuyordu. Metnin yönüne göre şekil alan kafasını ve okuduğu metine denk gelen nesnelere yer bulma çabasını izlemek öyle hoşuma gidiyordu ki. Kendinden geçiyordu okurken ne yaptığının pek farkında değildi.
Bazen kaşlarını çatıp dikkat kesiliyor bazen de bıyık altından gülüyordu. Değişken bir ruh hali. İstikrarlı bir şekilde yaptığı tek şey yemek boyunca kafasını eğip büküp okumaktı.
Derken bu benim için eğlenceli bir sosyal deneye dönüştü. Her gün başka bir sayfayı seçip yemeği onun üzerine koymaya başladım. Verdiği tepkileri okuyordum ben de. Arada söyleniyor tabii bizimki "masa alalım, ne zaman alalım, gidelim alalım." hiç tınlamıyor sürekli bir mazeret buluyordum.
Bir gün spor, diğer gün kültür sanat, sağlık, siyaset üçüncü sayfa derken bir gün dalgınlıkla ağızını şaşırıp burnuna götürüverdi çatalı. Hiç gülemedim görmemiş gibi salağa yattım, içimde kaldı tabi. Biraz daha uğraşırsam gözünü çıkaracak diye düşünüp, o gün bu oyundan vazgeçtim. Ertesi gün gidip yemek masası aldık nihayet. Bitti mi? Tabii ki hayır, masanın üzerinde ne bulursa hala okuyor.