Varolduğu günden günümüze refah seviyesini arttırmak için pek çok icada imza atmıştır insanoğlu.
Başlangıçta küçük topluluklar halinde yaşayan insanlar, nüfusun artmasıyla birlikte artan ihtiyaçları karşılamak üzere basit düzenekler marifetiyle gerçekleştirdiği üretimi şimdilerde tek tuşla çalışan makinelere indirgendi. Düşünsenize; makine marifetiyle çağdaş bir insanın üretim gücü bir mağara adamının neredeyse bin katı ve mantık çerçevesinde bakıldığında çağdaş bir insanın ilkel olana göre çok daha iyi koşullarda yaşaması beklenir.
Fakat üretimdeki bu muazzam artış, beraberinde refahı değil, üretim fazlası malların yarattığı hammadde ve pazar arayışı sorunlarını yarattırken Kapitalizm denilen canavarı getirdi. Kör ve doymak bilmez kapitalist sınıfın bencil ve cani yönetim anlayışı altında işçi ve emek sınıfı hala bir mağara adamından bile sefil hale geldi. Antropologlar, avcı-toplayıcı toplumlardan sanayileşme sonrası toplumlara kadar, liderlere ve yöneticilere sahip olmayan hiçbir insan topluluğuna rastgelmemişlerdir. Karar mekanizmasının varlığı kaçınılmazdır ancak adil bir yönetim anlayışı da toplumun refahı için elzemdir.
Ve günümüzden yaklaşık yüz yıl önce Jack London tarafından kaleme alınan, distopya edebiyatının ilk örneği olarak kabul edilen Demir Ökçe, yönetimi ele geçiren oligarşi ve emek sınıfı arasındaki bu mücadeleyi anlatır. Ernest Everhard ve eşi Avis Everhard macerasını konu alan eser Amerika'da yaşanan sınıf mücadelesini sade ve çarpıcı bir dille anlatmış. Satılık din ve devlet adamları, sendikalar, hakimler, sınıfa göre şekillenen ahlak kavramı akıcı bir üslupla işlenmiş.
Kendisinden sonra yazılan birçok popüler esere esin kaynağı olmasının yanında öngörülerinin tam anlamıyla gerçekleşmese de, yazarın uluslararası gerginliklerle ilgili görüşleri birkaç yıl farkla da olsa gerçek tarihle örtüşürmesi bakımından önemli bir eserdir.
Velhasılı esere distopik denmişse bizler de bir distopyada yaşıyoruz içiniz serin olsun. Okuyacaklara keyifli okumalar dilerim.
