İnsanın yaşamaktan çok korktuğu sefaletle tanışması mutlaka başlı başına acayiplikler içerir. Sefaletin insanı sürüklediği katakullileri, karmaşık cimrilikleri yaşamayı bırakın düşünmek bile çok sıkıcıdır. Düşünsenize; sürekli her yere yaya gitmek zorunda kalamak, aynı tip, zaten besin değeri olmayan gıdalarla günlerce beslenmek hatta bazen aç kalmak, özbakımdan yoksun kalmak, kalacak yeri olmadığı için her gün başka yerde konaklamak, işsiz güçsüz, beş parasız yarınsız bir insan olmaktan daha iyisi ölü biri olmak bile olabilir.
Hayatımın maddi açıdan en sefil günü üniversite üçüncü sınıfta son sınavı da verip eve dönmek için son paramla bilet aldığım gündü. Zaten iki gün var eve dönmeye diye babamı zahmete sokmamak için para istemedim ve maalesef yaklaşık 48 saate yakın aç gezdim. Otobüse binip kendimi uykunun kollarına bıraktığım an dün gibi aklımda. İşin tuhafı eve vardığımda annemin geliyorum diye hazırladığı kallavi kahvaltıyı da yiyemedim. Tok açın halinden ne anlar misali hakikaten insan düşkün birinin hayatını idame ettirmek adına nerelere katlandığını kestiremiyor insan, süreklilik arz eden bir sefalete nasıl dayanılır düşüncesi bile korkunç ki bunu yaşayan çok insan var dünyada.
Orwell, Paris ve Londra'da beş parasız olunca yaşanan sefaletin abc'sini sürükleyici ve sarsıcı biçimde ortaya koymuş. Otobiyografi türündeki eserde, Paris'te lüks bir otelin mutfağında bulaşıkçı ve kiler sorumlusu olarak geçirdiği günlerden başlayan sefaleti Londra'nın düşkünlerevindeki maceralarla sürdürmüş. Oteller ve restoranların mahrem sırlarını konu etmenin yanı sıra görünce çoğumuzun başını çevirdiği berduşların yaşamına değinmiş. Bolca tespit, eleştiri ve bu insanları hayata kazandırma noktasında çözüm önerileri sunmuş. Okuyacaklara keyifli okumalar dilerim.
