Bir başka kapı açılmak üzere bekliyordu. Burası bir çalışma odasıydı. Komşu iki duvarı kaplayan kocaman bir kitaplık, çalışma masası ve dinlenme koltuğundan başka bir şey yoktu odada. Masanın üzeri darmadağınıktı, kocaman bir adalet heykeli duruyordu bir köşede. Bunun dışında duvarda tuhaf bir dünya haritası vardı, üzerinde bir gemi sürekli hareket halindeydi. Hayatı boyunca çok istemişti ufacıkta olsa bir gemi yolculuğu yapmayı. Hayali dünyayı gezmekti aslında gemiyle, gerçekleşmesi zordu.
Karanlık ve kasvetli bir havası vardı odanın, asabi ve ciddi. Masanın etrafında babaannesi ve babası karşılıklı oturmuş, ellerinde dosyalarla bir şeyler tartışıyorlardı. Kapıya yaklaştılar.
"Bana ne anlatmaya çalışıyorsan anlamıyorum, gitmek istiyorum, lütfen bırak beni." dedi. Çocuk kapıya yanaştı onu da çekiştirdi. İçeride hararetli bir tartışma vardı. Tek derdi buradan bir an önce gitmekti. Şansını tekrar denedi içeriye seslendi. Sesini duyan cismini gören olmadı. Çocuk kımıldamadan yine içeriye bakıyordu. Kendisi de mecbur aynısını yaptı. Korkudan başka hiçbir şey hissetmiyor, olan biten karşısında en ufak bir merak duymuyordu.
Kitaplığa daldı bir an, sevme sanatı isimli bir kitaba takıldı gözü. Yarım bıraktığı bir kitaptı. Altını çizdiği bir alıntıya gitti aklı. Bir çocuğun yürümeyi öğrenene kadar defalarca düştüğünden buna rağmen pes etmeden deneyip başarılı olduğundan, yetişkin bir bireyin bir çocuğun yürüme çabası gibi bir işe yoğunlaşırsa elde edemeyeceği bir başarı olmadığından bahsediyordu, haklıydı.
Kitabı yarım bıraktığı gibi çoğu şeyi ya yarım bırakmış, ya da yarım yamalak yapmıştı, hayatının her alanı bu yüzden başarısızlıklarla doluydu. En korktuğu şey kendiyle yüzleşmekti, yaptığı hataların farkındaydı. Bunlarla yaşamanın ağırlığı yaşantısının her alanını işgal ediyor onu güçsüz kılıyordu. Geçmişin gölgesinden kurtulamıyordu. İçeriye odaklandı tekrar. Anne oğul seslerini yükseltmeye başlamışlardı.
"Bunu kabul etmemesine şaşırmıyorum. Haklı olduğunu düşünüyorum anne. Ona bu şekilde davranmamalıydık, senin zorunla yaptım bunu, pişmanlık duyuyorum. Yarın çağırıp istediğini vermek niyetindeyim, lütfen sen de uzatma artık, eminim babam da böyle isterdi." dedi babası hiddetle.
"Bu senin verebileceğin bir karar değil. Yasal mirasçının ben olduğumu unutuyorsun galiba. Babanın Gayrimeşru çocuğuna bu servetten bir kuruş bile vermek istemiyorum. Yıllarca tek kelime etmeden bunu kabullenip yaşadığım için bile pişmanım zaten. Lütfen sen bu işe karışma. Ailemizin iyiliği için en doğrusu bu." dedi babaannesi.
"Madem karışmamı istemiyordun neden bu gerçeği açıkladın bana anne. Babam yaşarken sustuğun gibi öldükten sonra da susabilirdin. Yıllarca kardeşime olan tavrını hiç anlamlandıramamıştım. Onu uzaklaştırması için sürekli babamı zorlamışsın ve şimdi bunların tamamını benim yaptığımı düşünüyor. Üzgünüm anne senin oyunlarına katılmak istemiyorum."
"Ne yapmak niyetindeysen ondan vazgeç lütfen. İşleri yine berbat etmene izin veremem. Gerçeği açıklarsan hiçbir şeyin iyi olmayacağını benden daha iyi biliyor olmalısın. Lütfen bu işe karışma, ruh hastası karın ve çocuğunla ilgilenmene bak." dedi büyükanne. Kendinden emin tehditkar bir tavırla.
"Ben artık hiçbir şey bilmiyorum anne. Sana inanamıyorum." dedi adam. Kadın hırsla kalkıp odayı terk etti. Adalet heykeli masadan aşağı bıraktı kendini, paramparça oldu. Oda karanlığa büründü.
Geriye döndü çocuk yeniden merdivenlere yöneldi. Yukarı doğru adımlamaya devam etti. İkinci kata çıktılar bu katta üç tane oda vardı.
Kocaman bir buda heykeli karşıladı onları. Bir eliyle yeri bir eliyle göğü işaret ediyordu. Saygıyla eğildi karşılarında. Beton zeminin bir kısmını bataklığa dönüştü bir anda. Nilüfer çiçeklerine bezendi bataklık yavaş yavaş. Bataklıkta yetişmesine rağmen güzelliği ile kendine hayran bırakıyordu nilüfer çiçekleri. Tıpkı Kötülüğün içinde yer alan iyilik, temizlik ve insanoğlunun kötülüklere rağmen iyilikle ayakta kalması gibi.